Keloğlan Masalları

Ocak 4, 2010


http://www.masaldiyari.net/category/keloglan-masallari/

Keloğlan

Temmuz 3, 2007

keloğlanın annesi kördü.keloğlana bir gün annesi yürü oğlum zeytin topla da gel demiş annesi keloğlana.keloğlan da tamam anne demiş.yolda yürürken arkadaşlarını görmüş.keloğlan zeytini almamış.gitmiş arkadaşlarıyla gülle oynamış.annesi beklemiş beklemiş.gelen yok. neyse akşam olmuş.keloğlan demiş abooooooooo ben zeytin almayı unuttum.anam beni dövecek demiş.akşam olmş .keloğlan eve gelmiş……annesi oğlum zeytini aldın mı? demiş annesi.keloğlan ana bugün zeytin almayı unutttum yarın alsam olur mu? olur oğlum demiş.ama yarın getirim ana demiş.neyse yarın olmuş keloğlan yine yola çıkmış yine arkadaşlarını görmüş yine oynamış.yine akşam olmuş.bu seferde unutmuş yine eyvahhhhh ben zeytin tıplayacaktım demiş yanındada koyunlar varmış.onlarda eeeelerini yapıyorlarmış.onların eeeelerini toplamış götürmüş .keloğlan eve gelmiş annesi topladın mı? oğlum demiş.keloğlan topladım demiş versene bir tame demiş annesi vermiş keloğlan.annesi yemiş oğlum bune demiş zeytin ana demiş sen benimi gandırıyon lan demiş eline değmeği almış keloğlanı dövmüş.ONLAR BURAYA GELMİŞLER BİZ ORAYA GİTMİŞİZ.HİKAYEDE BURADA BİTER

Keoğlan masalı izle!

Temmuz 3, 2007

keloglan masalları

      Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellalken, pireler berberken, ben annemin beşigini tıngır mıngır sallarken; ülkenin birinde bir kasaba varmış. Bu kasabanın kenar mahallelerindeki bir kulübede, çok fakir bir keloğlan ile ihtiyar annesi yaşamakta imiş. Keloğlan çok akıllı ve becerikli olmasına rağmen çalışmaktan hoşlanmaz, tembel tembel evde oturmayı, ne buldu ise yiyip, içmeyi ve uyumayı severmiş. Tembel mi tembel, saçsız kafası ile de çok çirkin olduğu için herkes ona keloğlan dermiş. Keloğlan‘ın ihtiyar annesi ise el çamaşırı yıkar, hem kendini, hem de tembel keloğlanı beslemeğe çalışır, zorluklar içinde geçinirlermiş.
      Her nasılsa Keloğlan‘ın canı çarşıya çıkıp dolaşmak istemiş. Bir de bakmış ki, uzakta bir kalabalık var. Kalabalığın ortasında bir adam bağıra bağıra bir şeyler söylüyor. Kalabalıktaki insanlarda onu dinlermiş. Bizim Keloğlan‘da kalabalığa sokularak bu adamın dediklerini dinlemiş. Adam meğer şehrin tellallarından biriymiş. Keloğlan‘ın dinlemekte olduğu tellal şöyle demekteydi.
      -Ağır bir iş için bir adama ihtiyaç vardir. Bu işi görecek adama yüz altın verilecektir. Talip olacak kimse varsa ortaya çıksın….
      Keloğlan etrafta toplanan kalabalıktan ses seda çıkmadığını görünce ve bu işin sonunda yüz de altın verilecegini öğrenince tellal’a:
      -Bu işi ben yaparım, yalnız bu yapılacak işi hemen bana söyle, demiş.
      Tellal Keloğlanı şöyle bir süzdükten sonra, gözü tutmamış olacak ki:
      -Oğlum, sen bu işi yapamazsın, iş çok zordur. Bunu ancak akıllı, becerikli ve cesur adamlar başarabilir. Ben bunları sende göremiyorum, deyince Keloğlan:
      -Ummadığın taş baş yarar. Ben bu işi başarırım, diye cevap vermiş. Etrafta toplanan kalabalıktan alaylı gülüşmeler yükselmiş. Bu sırada tellal onun biraz da fakir haline acıyarak:
      -Pekala oğlum…Madem ki kendine güveniyorsun sana şimdi yapacağın işi tarif edeyim…Uzak bir ülkeden mal getirmeye gidilecek… Yolculuk at sırtında olacak, ama sen bu yolculuğa katlanabilecek misin?.. diye sorunca.
Keloğlan:
      -Ben yaparım dediğim her şeyi yaparım. Elbette katlanırım, karşılıgını vermiş. Tellal:
      -Madem ki bu kadar güvenin var, bende sana bu işi veriyorum…Paranı şimdi mi, yoksa dönüşte mi istersin? Keloğlan da:
      -Şimdi verinde birazı yanımda bulunsun, geri kalanını anneme harçlık bırakırım, der.
      Bu şartlarla anlaşmaya varan Keloğlan sevinçle annesine koşarak durumu anlatır ve yanındaki parayı annesine bırakarak veda edip yapacagı işe gider.
      Toplantı yerine gelen Keloğlan, yolculuğun hazır olduğunu ve kafilenin kendisini beklemekte olduğunu görür. Kafile başkanı Keloğlan‘a hazır olup olmadığını sorar. hazır olduğunu öğrenince küçük kafile hemen atlara binerek yola koyulur… İki gün durup dinlenmeden yol alırlar. Üçünçü gün Keloğlan‘ın at sırtındaki yolculuktan vücudunun her tarafı ağrımaya başlar. Ama verdiği sözü ve aldığı parayı düşünerek sabırla yola devam eder. Artık akşam yaklaşmıştır. Kafile başkanı mola için kervanı durdurur. Keloğlan biraz dinleneceği için sevinmiştir. Ama bu sevinci çok sürmez. Atlar bağlandıktan sonra kafile başkanı kendini çağırır. Keloğlan‘a der ki:
      -Keloğlan, şurada bir kuyu görüyorsun…
      -Evet, der bizim Keloğlan.
      -İşte şimdi, o kuyuya ineceksin… Korkmazsın değil mi?…
      Keloğlan kuyunun yanına gider bir sağına, bir soluna ve eğilip içine bakar, kafile başkanına dönerek:
      -Ne var bunda korkacak, elbette inerim. der.       keloğlan korksa bile korktuğunu belli etmemege çalışarak kuyuya inme hazırlıgına başlar. Etrafını saran yol arkadaşları Keloğlan‘ın beline kalın bir ip bağlarlar, kuyuya sarkıtırlar.
      Keloğlan kuyunun yarısına gelince sağ tarafında karanlıkta aniden bir kapı açılır. Adamın biri Keloğlan‘ı kuçakladığı gibi bu kapıdan içeri çeker… Neye uğradığını anlayamayan Keloğlan kendine gelince, bir de ne görsün!.. Geniş bir bahçe ve bu bahçenin ortasında büyük bir saray durmuyor mu?.. Sarayın bahçesinde güllerin arasında Dünya güzeli bir kız oturmuş, arkasında bir dudağı yerde, bir dudağı gökte iri ve koyu siyah renkte bir zenci ayakta durmakta. çiçeklerin arasında bir tavus kuşu dolaşmaktadır. Şaşkınlıkla bunları seyre dalan Keloğlan birden arkasında gürleyen bir sesle aklı başından gider. Dönüp bakınca, ne görsün?… Koca bir dev. Arkasında durmuyor mu!.. Dev korkunç bir sesle:
      -Eyyyy, adem oğlu!… Söyle bakalım, şu gördüklerinden hangisi daha güzel?..
      Keloğlan korkudan tir tir titremeğe başlar. Ne cevap verecegini şaşırır ama, biraz sonra aklı başına gelir ve biraz düşündükden sonra:
      -Gönül neyi severse güzel odur sultanım, der.
Dev, aldıgı cevaptan memnun gibi görünür ve Keloğlan‘a tekrar sorar.
      -Şu kız çok güzel, şu tavus kuşu çok hoş ama, şu zenci çok çirkin, çok kötü!.. Buna ne dersin?..
Keloğlan artık ilk şaşkınlık ve korkudan kurtulmuştur. Yine cevabı yapıştırır:
      -Gönül neyi severse, güzel odur sultanım, diye tekrar aynı cevabı yapıştırır.
Aldığı cevaptan çok hoşlanan dev, Keloğlan‘a:
      -Aferin, sen akıllı bir çocuğa benziyorsun diye Keloğlan‘a hemen yanındaki, ağaçtan kopardığı üç tane büyük nar’ı verir. Ve:
      -Al bu narları. Dönüşte annenle birlikte yersin, diyerek Keloğlan‘ın yanından ayrılmış. Meğer Dev, her kuyuya inen insana bu soruları sorar fakat, bir türlü istediği akıllıca cevabı alamayınca çok kızar, hemen kellesini uçurur, sonra da etlerini yer, kafatasını sarayın duvarlarına asarmış. Böylece kuyuya inenlerin çoğu, Dev’in bu soruları karşısında kimi kız güzel, kimi tavuskuşu diye Dev’e cevap verirlermiş. Bu cevaplardan memnun kalmadığı için kuyuya inen bir daha yukarı çıkamazmış. Dev’in yanından ayrılan Keloğlan tekrar çıkış kapısına gelip yukarı nasıl çıkacağını düşünürken birden yukardan, su almak için sarkıtılmış bir kovanın kendisine doğru geldiğini görünce, Keloğlan hemen bu kovadan tutarak yukarı çıkar.
      Keloğlan‘ı sapasağlam yukarı çıktığını gören arkadaşları, şaşkınlıktan ağızları bir karış açık, gözlerine inanamazlar ve birbirlerine bakışırlar. Zira kervancılar bu kuyudan su almak istedikleri zaman her seferinde Dev’e bir insanı kurban vermeleri adetmiş. Yol arkadaşları onu böyle sapasağlam, güler yüzlü görünce tabii şaşkınlıktan kendilerini alamamışlar. Kafile başkanı merakını yenemiyerek keloğlan‘a:
      -Şimdiye kadar bu kuyuya salladığımız adamlardan hiçbiri geri dönmemiştir. Sen nasıl oldu da bu kuyudan sağlam çıktın evlat?…
      Keloğlan güler yüzle şu cevabı verir:
      -Nasıl çıktıysam çıktım.. Çıktım ya!… Siz ona bakın.
      Yeniden kafile yola koyulmuş. Varacakları o uzak ülkeye varmış.Atlara malları yükleyerek memlekete dönmüşler.
      Keloğlan elindeki Nar’ları sevinçle evine dönünce, annesi yine her zamanki gibi, el çamaşırı yıkamakta bulur. Annesi de oğlu geldiği için sevinmiştir. Yemekler yenir.Yemekten sonra da Keloğlan, Dev’in verdiği Nar’lardan birini çıkarıp yemek için ikiye böler. Bir de ne görsün? Dev’in verdiği Nar tanelerinin her biri meğer çok kıymetli birer mücevher değilmiymiş… Bunun değerini anlayan Keloğlan, zaman zaman bunların her birini azar azar satmış.. Ve Keloğlan öylesine zengin olmuş ki, artık ne kelliği kalmıştır, ne de çirkinliği, ne de annesinin çamaşırcılığı. Mutlu bir hayata kavuşmuşlar..
      Onlar ermiş muradına, biz gidelim diğer masalları okumaya…

geovisit(); 1 www.geocities.com/cocukdunyasi2002/masal002.html

KELOĞLAN İLE BALIK

Temmuz 3, 2007

keloglan.jpg 

Bir gün Keloğlan odun kesmek için ormanın yolunu tutar. Giderken “imdaat, beni kurtarın!” diye bir ses duyar. Sağına bakar soluna bakar kimyesi göremez. Aynı sesi tekrar duyar. Bakınırken bir de ne görsün! Toprağın üstünde bir balık “imdaat beni kurtarın!” diye bağırıyor. Meğerse balığı sudan çıkarmışlar. Kendini suya atacak birisi duysun diye bağırıyormuş, Keloğlan balığı suya atar. Balık:
- Keloğlan benim hayatımı kurtardın. Sana minnet borçluyum. Sana hediye vermek istiyorum. Dağdan dönüşte bana uğra sana bir şey söyleyeceğim, der. Keloğlan dağdan döner. Suyun yanına gelir. Balık suyun kenarındadır. Balığa:
- Dönüşte bana uğra demiştin. Geldim, söyle ne diyeceksin?
- Şu dağı görüyor musun?
- Evet görüyorum?
- O dağın arkasında bir torba var. Falan yerde, git onu al, ihtiyacın olunca: Açıl susam açıl! dersin açılır. İhtiyacını karşılarsın. İhtiyacını karşılayınca: Kapan susam kapan! dersin kapanır. Fakat bu sırrı kimseye söyleme ki çaldırırsın, der.
Keloğlan dağın arkasındaki torbayı alır. Eve getirir. Eve gelince anasına:
- Ana, ana! Bana bir balık bunu verdi, der. Anası:
- Keloğlum, keleşoğlum! bir balıktan ne beklenir. Nedir onun içindeki diye merak eder.
Keloğlan :
- Açıl susam açıl dersin açılır. Her istediğini verir. Kapan susam kapan deyince kapanır der. Keloğlan anasının yanında bunları söyler ve kocaman bir sofra açılır. Görmediklerini ve yemediklerini yerler. Karınlarını iyice doyururlar.
Keloğlan anasına:
- Ana ben bunu komşulara göstereceğim, der.
Anası:
- Keloğlum, bundan kimsenin haberi olmasın. Sır saklamasını bilmelisin. Yoksa çalarlar der.
Keloğlan anasını dinlemez, gider komşuları çağırır, olanları anlatır. Torbayı gösterir açıl susam açıl der her istedikleri gelir. Komşularla birlikte yerler içerler. Kötü komşulardan birisi Keloğlan’ı kıskanır ve torbanın aynısını yapar, Keloğlanın sihirli torbası ile yer değiştirir.
Ertesi gün Keloğlan karnı acıkınca torbaya:
- Açıl susam açıl! der torba açılmaz. İki kere daha der yine açılmaz. Keloğlan tekrar ormanın yolunu tutar. Suyun kenarına gelir. Balığa der ki:
- Balık, balık! Senin verdiğin torba birinci gün çalıştı. İkinci gün pıss… der.
Keloğlan sana bir torba daha var, aynı yerde git onu al. Ama kimseye gösterme, sırrını söyleme der. Keloğlan gider aynı yerden ikinci torbayı da alır eve getirir. Anasına:
- Ana ana! Balık bana bir torba daha verdi, der. Keloğlan ikinci torbayı da açar bakar ki bir de ne görsün? Sihirli bir değirmen. Çevirdikçe para çıkarıyor. Anası:
- Keloğlum, bunu bari kimseye gösterme, çalarlar yine parasız kalırız der. Keloğlan balığın da anasının da sözünü dinlemez yine komşuları çağırır. Sihirli değirmenin hünerlerini gösterir. Kötü komşu kötü bir değirmen yaparak, sihirli değirmeni ile yer değiştirir. Ertesi gün Keloğlan değirmeni çevirir çevirir para çıkmaz. Yine ormanın yolunu tutar. Balığa:
- Balık, balık ! Senin verdiğin değirmen birinci gün iyiydi, ikinci gün pıs…. Balık bu sefer kızar:
- Bak Keloğlan, bu son şans. Yine aynı yerde bir torba daha var. Git onu al. Dediklerimi yap der. Keloğlan eve gelir anasına:
- Ana ana! Bak bana balık bir şans daha tanıdı der. Keloğlan üçüncü torbayı da açar ve içine bakarlar ki bir tokmak. Bu tokmak, vur tokmadığım vur! deyince çalışır. Dur dokmağım dur deyince durur. Balık bu tokmağı hırsızları cezalandırmak için vermişti. Keloğlan tokmağı anlatmak için komşularına gösterir. Vur tokmağım vur deyince tokmak kötü komşunun başına vurmaya başlar. Onu eşek sudan gelinceye kadar döver. Keloğlan:
- Demek bütün sihirli torbalarımı sen çaldın? ha! Der. Kötü komşu:
- Hayır ben çalmadım, dedikçe tokmak vurur. Sonra:
Evet ben çaldım, toprağın altına gömdüm. Gider bakarlar ki sofra çürümüş, değirmen paslanmış.
Bu sırada tokmak Keloğlan’ın başına da vurmaya başlamış. Keloğlan acısından tokmağı nasıl durduracağını unutmuş. Eşek sudan gelinceye kadar dayak yer. Sır tutmamanın ve anasının, büyüklerin sözünü dinlemememin cezasını çeker.
Evet, sizde büyük sözü dinlemez ve gerekli yerde sır tutmazsanız başarılı olamazsınız.

Bir varmış, bir yokmuş, hem de Allahın kulu çok­muş, bu kullardan biri de herkesin adını sanını işittiği bizim ünlü Keloğlanmış.

Keloğlan’ın bir arkadaşı varmış. Adı Hüsemmiş.

Yedikleri içtikleri bir gidermiş. Çok samimi imişler.

Böyle imiş ama Hüsem aşırı derecede kıskanç ruh­lu biriymiş. Bir gözünü diğer gözünden kıskanırmış ve çok da çekemez bir yapısı varmış…

Keloğlan o kadar masum, o kadar safmış ki, ca­nım ciğerim diyerek sevmekte olduğu Hüsem’in bu çok çirkin huyunu bilmezmiş. Kendisi gibi bilirmiş.

Anası ile çok fakir bir hayatı varmış. Ama artık, bu hayatı çekemezmiş ..

Gurbet ellere çıkıp iş bulmakmış amacı bundan böyle. Fakat, tek başına gidemezmiş, çünkü hiç gur­bete çıkmamış. Bu yüzden arkadaşı Hüsem’e açmış fikrini. O da münasip bulmuş ve beraberce çıkmaya karar vermişler.

Keloğlan anasının elini öpmüş, tam evden çıkacakken, anası, kuruş kuruş biriktirdiği bir miktar para­yı, oğlunun avucuna sıkıştırmış ve iyice tembih etmiş:

“Ey benim saf oğlum, dünyalar çiçeği çocuğum. Bilirim ben seni, birlikte olduğun arkadaşına dikkat et. Herkesi kendin gibi saf ve temiz sanma. Yoksa, başın çok ağrır. Gurbete ilk defa çıkıyorsun. Ne hain ol, ne de hainliğe uğra. Hadi uğurlar ola, kara talihin açık ola. Yalnız, çok bekletme beni, gözlerimi yollarda koma emi!”

Hüsem’le köy dışında buluşan Keloğlan, azık torbaları ellerinde kara gurbet yollarına çıkmışlar. Gitmişler gitmişler, bir yere gelip oturmuşlar. Karınları da çok acıkmış. Oturup azıklarını yemişler bir güzel. “Ya bismillah diyerek, yeniden yollara revan olmuşlar. Dağ, dere, tepe aşıp bir kasabaya girmişler. Karınları yine çok acıkmış, ama azıkları bitmiş. Hüsem, Keloğlan’ın parası olduğunu bilirmiş, ken­disinin de varmış parası elbette ama, bunu O’na hiç söylememiş.

Hüsem, kendisine acındırır bir ruh haliyle, şöyle demiş: “Keloğlan gardaşlığım, yoktur beş param, varsa olsun haram. Açlıktan bir hal olduk, yolumuza yürü­mekten aciz kaldık. Yap bana bir iyilik. Fırından koca birer somun alalım, açlığımızı bastıralım”.

Çok yufka yürekliymiş ya Keloğlan, doğru girmiş fırına iki somun ekmek ve biraz helva alıp çıkmış. Bir çeşme başına varıp, güzelce karınlarını doyurmuşlar.

Az gitmişler, uz gitmişler, altı ay bir güz gitmişler. Karınları öyle acıkmış ki, mideleri gurul gurul edermiş. Ama, Keloğlan’ın parası tükenmiş. Arkadaşında da olmadığını sanıyormuş:

“Yahu demiş Keloğlan, kaldık beş parasız, ne olacak bizim halimiz?”

O kadar aç gözlüymüş ki Hüsem, hâlâ, cebinde parası olmadığını söylemekteymiş, varsa kuşkusunu tamamen yok etmek için arkadaşının.

Karınlarına taş bağlayıp yollarına devam etmişler. Bir yokuşa yukarı çıkarken, bayılıp düşmüşler açlıktan. Bir süre öylece kalmışlar. Biraz ham erik yemişler ve tekrar yürümüşler. Büyük bir ormanlığın yanına gelmişler. Birden bi­re etraflarının eşkıyalar tarafından sarılması ile neye uğradıkların anlayamamışlar. Ama, Hüsem çok daha fazla korkmuş, çünkü, tüm foyası şimdi ortaya çıka­cakmış. Parasını eşkıyalar alacakmış. Pos bıyıklı eşkıyanın biri, yüksek sesle emir vermiş.  “Heey, Keloğlan, önce sen çıkar bakayım altın­ları, paraları!”

Kendinden emin bir şekilde, söylenmiş Keloğlan. “Yok param, yalansa ölsün anam, ister inan ister inanma, yalnız kötülük yapma bana!”

Eşkıya, hiç inanır mı?

Tutmuş kulağından, çekiştire çekiştire, “Ulan”, demiş “süt çocuğu, kel kafanı koparırım bak. Beni zorlama, çıkar dök şuraya, üstündekileri”.

Bizimki pek neşeliymiş. Nasıl olsa bir şey bulamayacaklarmış. Hiç ciddiye almazmış gibi bir eda içindeymiş. Buna sinirlenen eşkıya, kuşak altlarını, iç ceplerini, çarığının içini bile aramış Keloğlan’ın, tabii hiçbir şey bulamamış… Keyifli keyifli gülmüş Keloğlan, “Demedim mi ben size, anacığımın verdiği üç beş kuruşum vardı. Yolda bitirdim. İnanmazsanız Hüsem’e sorun”.

Haramibaşı, çirkin bir kahkaha atmış. “Yok anasının gözü, kim kimin şahidi ulan? Dazlak kafanı yüzerim ha… Peki, şimdi çok sevgili arkadaşını görelim bakalım”.

Hemen savunmaya geçmiş Keloğlan, “O zavallıyı da boşuna aramayın. Yoktur beş parası, gözlerine baksana kör talih karası”.

Hüsem, asıl şimdi çok daha perişan hale düşmüş. Bu çok sevgili arkadaşına yalancı çıkmak, haramilerin yapacağı kötülükten daha fazla üzmüş kendisini.

Buna rağmen, yalan söylemekten geri durmayan Hüsem, “Ben de Keloğlan’dan nafakalandım. Yoktur pa­ram, varsa olsun haram”.

Fakat haramibaşı, yutmamış. Çünkü, bu oğlan, hiç de Keloğlan gibi saf görünmüyormuş. Bed bed ba­ğırmış, “Ulan” demiş “Ananın sütü daha ağzında kokuyor, bir de bize yalan söylüyorsun. Ben ararsam fena olur. En iyisi mi, dök şuraya paraları”.

Hâlâ direnirmiş Hüsem, “Arayın şu çarpık oğlanın üstünü”, diye emir ver­miş Haramibaşı. Hemen aramışlar ve gömleğinin iç cebinden epey para çıkmış. Tabii yüzü gözü kıpkırmızı olmuş utancından, korkusundan. En çok, arkadaşının yalanını anlamasından, yerin dibine girmiş sanki…

Çok sinirlenen eşkıyalar, öyle bir girişmişler ki Hü­sem’e, ağzı burnu kanamış. Yüzü gözü morarmış dayaktan. “Hadi defol, cehennem ol buradan”, diyerek kovmuşlar. Keloğlan, korkusundan tir tir titrermiş. Acaba, kendisini de dövecekler miymiş?

Yalvaran bir dille şöyle demiş, “Etmeyin eylemeyin, beni öldürmeyin! Bırakın gideyim yoluma, kavuşayım garip anama”.

Fakat haramibaşı, hiç de sandığı ve korktuğu gibi konuşmamış. Şöyle demiş, “Sen, çok temiz ve safsın. Yalan söylemedin bize. Biz senin gibi harbileri severiz be Keloğlan. Dünyalar Keloğlan’ın olmuş. Eşkıyaların başı, “Şimdi sana bir yer tarif edeceğim”, diye devam etmiş konuşmasına, “Bak, şu tepeyi görüyor musun; hah işte o tepeye çık, sağ tarafa bakınca, büyük bir mağara göreceksin. Mağaraya in, sağ köşesinden itibaren otuz metre kadar ileride büyük bir taş göreceksin. Üzerinde dev resmi vardır. O taşın altını kaz, altın bulacaksın”.

Eşkıyalara dünyalar dolusu teşekkür edip hemen yola çıkmış Keloğlan. Tepeye tırmanıp, zirveye ulaşmış. Şöyle bir bakınmış, söylenen mağaraya doğru gitmiş. Kısacası üzerinde dev resmi bulunan taşın yanına varmış. Etrafına bakınmış, kimseler yokmuş. Sivri bir taşla taşın altını oymaya başlamış. Çok fazla yorulmadan bir testi altın bulmuş.

“Şükür şükür, buldum altını, mutlu edecem anamı, doğruluğumun gördüm ödülünü” diye diye yürümüş gitmiş. Türküler söyleye söyleye evine doğru gelirken anası onu görmüş. “Acaba niye erken döndü” diye geçirmiş içinden. Keloğlan, çil çil altınları annesinin gözleri önünde dökmüş. Kadıncağız o kadar sevinmiş ki düşüp bayılmış.

Biz, bakalım Hüsem’in maceralarına. Hüsem, nice memleketleri dolaşmış, işe girmiş, işten çıkmış, ama bir türlü para biriktirememiş.

Gurbetlerden dönmüş köyüne. Köyün girişinde kulaklarına davul zurna sesleri gelmiş. Seslerin geldiği yöne doğru bakmış. Bir kocaman konak ve önünde büyük bir kalabalık varmış. Hızlı hızlı o kalabalığın bulunduğu yere doğru yürümüş. Bir de ne görsün. Keloğlan’ın eski evinin yerinde kocaman bir konak. Şaşkınlıktan deliye dönmüş. Bu olacak iş miymiş? Acaba rüya mı görmekteymiş?

Varmış, birine şöyle sormuş, “Ne var bugün burada, bu kalabalık neyin nesi?”

Adam, “Koğlan, köyün fakir ailelerinin çocuklarını sünnet ettiriyor” demiş. Bu duyduğu haber karşısında, tuz yemiş keçiler gibi yalanmaya başlamış, inanamamış. Kıskançlık damarları kabarmış ve yine sormaya devam etmiş. “Yahu” demiş, “Hadi bu şöleni anladık diyelim, peki şu konak da neyin nesi? Benim bildiğim burada zavallı bizim Keloğlan’ın fakir anası ile oturduğu kötü bir ev vardı. Yanılıyor muyum yoksa?”

Adam, “Yoo”, demiş, “hiç de yanılmıyorsun”.

Hayret dolu bakışları, adamın da şaşkınlaşmasına sebep olmuş ve sürdürmüş konuşmasını adam, “Gördüğün gibi konak üç katlı. Bir katında anası ile kendisi oturuyor Keloğlan Bey’in. Öteki katta ise köyün hocası oturuyor. Hem de burada çocuklara ders veriyor. Üçüncü kat ise, misafirhane. Köyümüze gelen yabancılar, burada kalıyorlar. Bitmedi demiş adam, daha bitmedi. Az aşağıda yeni bir bina daha yaptırıyor. Orayı da yetim ve sahipsiz hastalara ayıracak. Senin anlayacağın Keloğlan, artık hepimizin beyi, hepimizin babası oldu”.

Hüsem’in kıskançlık damarları çatlamış ve düşüp bayılmış. Herkes koşarak Hüsem’in olduğu yere gelmiş. Tabii, Keloğlan da gelmiş ama arkadaşını tanıyamamış. Neden mi? Çünkü, çok zayıflamış, adeta iskeleti çık­mış. Üzerine su dökerek Hüsem’i ayıltmışlar. Fakat, sağ tarafına felç vurduğu için yerinden kalkamamış. Kimse sahip çıkmamış Hüsem’e.

Keloğlan, “Konağın bir odası boş, oraya götürün” demiş, “Bakarız çaresine”.

Kısa zamanda özürlüler evinin inşaatı bitince, Hüsem oranın ilk sakini olmuş. Bu arada epey düzelmiş Hüsem, sadece sağ kolu tutmazmış. Keloğlan’ın eline düşmekten dolayı gururu incinmiş ama, ekmek elden su gölden kabilinden böyle rahat bir ortamı da terk etmek istememiş. O nedenle, kendisinin tanınmaması için, her şeyi yapmış. Bir yabancı rolü oynamış. Fakat, kendisinin cıs cıbır olup da, daha düne kadar fakir biri olan bu arkadaşının, böyle servete kavuşmasını bir türlü hazmedemiyormuş. Hep bir hainlik düşünürmüş.

Keloğlan görkemli bir düğün yaparak çok ünlü bir beyin kızıyla evlenmiş. İsmi Gülşah olan bu hanıma, özürlüler Gül abla derlermiş. Çünkü, bir anne gibi onları ziyaret eder, hallerini hatırlarını sorar, ihtiyaçlarını karşılarmış. Hüsem, Keloğlan’a karşı artık ciddi bir düşmanlık beslemeye başlamış. Kendisinin bir çulu bile yokmuş ama, arkadaşı hem zengin olmuş, hem de güzel bir kızla evlenmiş. Bunları düşündükçe erim erim erirmiş. Mutlaka, bir kötülük yapmak için, fırsat kollarmış.

Günün birinde Gülşah, özürlüleri ziyarete gelmiş. Her birine güzel hediyeler vermiş, nasıl olduklarını sormuş, morallerini tazelemiş. Tam kapıdan çıkacakken, ayağı kayıp yere düşmüş ve ayağı kırılmış. Keloğlan bu olaya çok üzülmüş, hanımı ile birlikte yatakta yatmış. O kadar çok severmiş ki Gülşahı’nı. Yine böyle bir gecenin birinde, karısının inlemeleri sırasında, canı çok sıkılmış ve öteki odaya geçmiş. Tam bu sırada, nur yüzlü ihtiyar bir zat durmuş karşısına. Ağır ağır şunları söylemiş: “Hey merhamet abidesi Keloğlan, eski bir arkadaşın hanımına bu kötülüğü yapan”.

Böyle demiş ve kaybolmuş nur yüzlü adam. Keloğlan’ı almış bir düşünce. Kim olabilirmiş bu eski arkadaşı? Gece düşünmüş, gündüz düşünmüş, işin içinden çıkamamış. Oğlunun bu kadar düşünceli olmasından ciddi derecede rahatsız olan anası, şöyle demiş: “Ah benim fakirken zengin olan oğlum, ah be­nim kendisi saf, talihi ak oğlum, hanımının düşmesine sebep olan, senin eski arkadaşın Hüsem olsa gerek”.

Keloğlan, bu söze gülmüş, “A benim tatlı anacığım, Hüsem, şimdi kim bilir nerelerdedir. Benimle birlikte gitti ve bir daha dönme­di.

Anası ısrar etmiş, “Yok oğlum yok” demiş, “Sen hele şu hastaların özürlülerin aslını, esas adlarını, kim olduklarını bir araştır. O zaman gerçeği göreceksin”.

Fakat Keloğlan’ın aklı hâlâ bunu almazmış. Ama, anasının dediğini yapmayı kafasına koymuş, gitmiş özürlülerin bulunduğu binaya.

Gururuyla oynamadan tümünü sorguya çekmiş bey olarak. Sıra gelmiş Hüsem’e.

Hüsem her ne kadar rol yaptıysa bile, Keloğlan ta­nımış. Ama, hiçbir şey dememiş bu konuyla ilgili ola­rak. Önce gerçekten emin olmak için Hüsem’e sormuş:

“Senin adın ne?”  

“Cemal”, demiş Hüsem.

Kafasını kaşımış Keloğlan:

“Bir yanlışın yok değil mi?” demiş tekrar. “Yoo”, diye cevaplamış Hüsem, “Cemal’im ben”.

“Peki nereden geldin buraya, o sünnet şöleni günü, ne işin vardı buralarda?” diyerek iyice işin aslını öğrenmek istemiş. Sesine bir gariplik vererek konuşmuş Hüsem, “Ben bir garibim. Kimim kimsem kalmadı dünya­da. Memleketimde iftiraya uğradım. Canımı zor kur­tardım. Böyle diyar diyar dolaşıp dururken, sizin kö­yünüze uğradım. Gerisini biliyorsunuz.

Sinirlenmiş Keloğlan, o kolay kolay sinirlenmeyen Keloğlan. “Peki” demiş “Sen o gün Gülşah’ı düşerken gördün mü?”.

“Tövbe tövbeeel Yine iftiraya uğrayacağım gali­ba!” diye söylenmiş Hüsem. Bu konuşmaları başından beri dinleyen bir özürlü, dayanamamış, “Beyim demiş, “Beyim bu genç bal gibi yalan söylüyor. Nereden mi bilmekteyim? Gülşah abla, buraya her gelişinde bu gence bir şeyler oluyor. Devamlı takip ediyor. Geçen gelişinde de takip etti ve tam kapıdan çıkarken elindeki sabunu geçeceği yere koydu. Gülşah Abla da düştü ve ayağı kırıldı. Hem gerçek adının Hüsem olduğunu, burada birine söylemiş. Bu huysuz ve hain oğlan baştan ayağa yalancı beyim…”

Keloğlan’ın aklı karışmış.

Bu ihaneti, kendisine nasıl yaparmış? Bir türlü içine sindirememiş. Buna artık dayanma gücü kalmayan Keloğlan, Hüsem’i kovmuş …

Hüsem, utancından köyünde de duramamış ve almış başını gitmiş. O gün bu gündür hala nerede olduğunu bilen yokmuş.

(En Güzel Keloğlan Masalları, Emel İpek, Papatya Yayınları)

ÇOCUK CİN

Temmuz 3, 2007

Keloğlan, oyun oynamayı çok severmiş. Fakat annesi bu kadar fazla oyun oynamasına çok öfkelenir, bağırır, çağırır, kimi vakit, güzelce sopa atarmış.

Akşamlardan bir akşammış.

Keloğlan mahalle arkadaşları ile bir oyuna dalmış. Oyunun adı bezirganbaşı imiş. O kadar kendilerini oyuna vermişler ki, tüm arkadaşları gibi  bizim Keloğlan da zamanının nasıl geçtiğini bilmemiş. Yatsı vakti çoktan olmuş, hâlâ oyundalarmış.

Nihayet bir arkadaşları hatırlatma yapmış:Annelerimiz bize dayak atar. En iyisi dağılalım. Gece yarısı oldu neredeyse…

Bunun üzerine bütün oyuncular birbirlerine iyi akşamlar dileyerek evlerine dağılmış.

Keloğlan ise kalakalmış orta yerde, hem de karanlıkta. Çünkü evi çok uzaklardaymış. Bu yüzden tek başına gitmekten çok korkarmış.Şansına ay ışığı da yokmuş o gece.

Ne yapsın Keloğlan?

Korkulu vaziyette, karanlığın içine doğru yürümüş, ama neredeyse aklı uçacakmış, yerlere düşüp bayılacakmış, keşke bu kadar geç kalmasaymış, annesinin neler söyleyeceğini düşündükçe senedelermiş.

Gide gide bir dereye gelmiş. Ama, geceymiş ya, (ortalık) çok ıssızmış. (Bir yandan da) çakalların uğultusu ortalığı doldururmuş. Derenin biraz yukarısında çok geniş bir düzlük varmış. İşte oradan kulağına çalgı sesleri gelmeye başlamış.

Acaba ne var bu vakitte orada, diyerek yürümüş.

Bir de ne görsün?

Çok sayıda cin ve orta yerde bir kadın. Kadın oynar, cinler alkış tutarmış. Çalgılar gümbür gümbür ötermiş. Ne yapacağını şaşıran Keloğlan kala kalmış olduğu yerde ve oyuna dalmış gitmiş. Hep(ten) unutmuş evine gideceğini, annesinin neler söyleyeceğini. bir sürü de söz işitip, sopa yiyeceğini.

Vakit gece yarısını çoktan geçmiş. Keloğlan mı? Yine kendinde değilmiş.

Bunca cinin arasında bir kadının işi neymiş?

Başlamış cinler de oynamaya.

Bizimkinin de oynayası gelmiş, ama aralarına karışmaktan korkarmış. Kendi kendisine, olduğu yerde dönmeye başlyamış, bir ara o kadar heyecanlanmış ki, birkaç takla atmış.

Birdenbire çalgı sesleri kesilmiş.

Cinler birer birer oyunu bırakıp oturmuşlar. Sonra da derin bir uykuya dalmışlar.

Ama, kadın uyumamış.Bir kenara çekilip sesli sesli ağlamaya başlamış. Buna bir mana verememiş Keloğlan. Yavaşça kadının yanına sokulmuş. Gayet içten bir dille derdini sormuş.

“Kimsin sen? Nasıl düştün cinlerin arasına?”

Adı Zarife imiş kadının. Kendisi gibi bir insan görünce çok esvinmiş, hatta şok geçirmiş, bir ara bayılmış. Sonra kendine gelmiş. şu hiç hoşlanmadığı cinlerden kurtulabileceğini düşünmüş. Keloğlan, biraz yüksek sesle konuşmaya başlayınca, hemen eliyle “sus” işareti yapmış. Kolundan tutarak Keloğlan’ı birlikte uzaklaşmışlar cinlerin yanından.

Daha biraz gitmeden aksilik olacak ya, cinlerden biri uyanmasın mı? Bakmış ki Zarife yok. Sinir tepesine vurmuş. Çünkü Zarife’ye aşıkmış.

İkide bir arkalarına bakarak yürüyen keloğlan ile Zarife, bir cinin peşleri sıra geldiğini görünce öyle korkmuşlar, öyle ürkmüşler ki, dilleri tutulmuş. Kadının aklına bir çare gelmiş. Keloğlan’ın kulağına eğilmiş, “Aman Keloğlan, şu cine yem olmayalım aman”.

“Ne yapalım” diye sormuş Keloğlan.

“Sen” demiş, “Çocuk cin gibi rol yap”.

“Eee…”

“Yaklaşınca ‘ey cin’ de, ‘Zarife’yi ihtiyacına götürüyorum, az sonra döneceğiz’ de, tamam mı Keloğlan”.

Cin iyiden iyiye yaklaşmış. Sıcak nefesi bile işitilirmiş.

Sesini sinek gibi incelten Keloğlan şöyle demiş:

“Ey uyanık cin, bize yaklaşma! Zarife’nin ihtiyacı var, birazdan döneceğiz”.

Cin, başka bir aksilik olmasın diye, hemen durmuş. Keyfi yerindeymiş. Çünkü, şimdi Zarife ile dönüşte gönlünce muhabbet edecekmiş. Böyle hayallere dalıp gitmiş. Beklemiş, beklemiş fakat hâlâ dönen olmamış. Şöyle birkaç defa seslenmiş. Ama hiç cevap alamamış. Çok sinirlenmiş. Hırsından kafasını ağaçlara vurmuş. Ne yapacağını şaşırmış.

“Heey arkadaşlar, yanıma gelin, Zareife’yi kaçırdılar. Hâlâ ne horulduyorsunuz”, diye bağırmış.

Tabii cinler, hemen uyanmış ve yanına gelmişler.

Gitmişler hızla, ama yakalayamamışlar bir türlü kaçanları.

Keloğlan Zarife ile birlikte evine gelmiş.

Anası, uyku uyuyamamış, gözleri yollarda kalmış. Bağırmaktan sesi kısılmış. Pek de sinirliymiş. Bir sürü laf etmiş. Üstelik yanındaki kadına da bir anlam verememiş. Tam kadına “Senin ne işin var burada” diye soracakken Zarife evvel davranıp şöyle demiş:

“Ey yaşlı ana, Keloğlan’a bir şey deme, çünkü beni cinlerin elinden kurtardı. O olmasaydı, ben şimdi hâlâ cinlerin elinde esir olacaktım. Neredeyse bir can borcum var. Ödülünü, bir şekilde vereceğim”.

Tabii, bu sözlerden kim hoşlanmaz!

“Hoş geldin kızım, safalar geldin hem. Şöyle buyur. Oturun hele,, Keloğlanım, yaman oğlanım, ne duruyorsun, sıcak süt getir ablana” diyerek ne kadar keyiflendiğini ortaya koymuş yaşlı kadın.

Zarife, birkaç gün misafir kalmış Keloğlanların evinde. Ama içi çok acımış, hallerini görünce. Yaşlı kadına demiş ki, “Ana müsaade edersen gitmeliyim artık. Ana dedim sana, çok iyilik ettin bana. Hem de Keloğlanı götürmeliyim.

Kadın: “Olmaz” diye itiraz etmiş.

Zarife, “Ama” demiş, “Ona ödül vermeliyim”.

Kadın, “Ne ödülü vereceksin” diye sormuş.

“Sürpriz olsun” demiş Zarife.

Kadın, “peki” demiş.

Keloğlan anasının elini öpmüş, sanki çok uzun zaman kalacakmış gibi.

“Hemen dön gel oğlum” demiş anası, gözlerimi yollarda koma.

Zarife ve Keloğlan, çıkmışlar yola. Konuşa konuşa gitmişler, gitmişler, bir konağın önüne gelmişler.

Konak, ama ne konakmış. Etrafı bağlık bahçelikmiş.

Ünlü bir beyinmiş bu konak.

Bey, konağın kapısında görünmüş. Bir sevinç narası atmış.

“Hoş geldin Zarife” demiş. Artık ümidimi büsbütün yitirmiştim.

Zarife beyin karısıymış.

Bey, Keloğlan’a bakmış. Sevmiş çocuğu. Zaten hiç çocukları olmadığı için, yıllardır bir evlatlık ararlarmış. “Buldum işte” demiş içinden.

Zarife Keloğlan’ı öve öve bitirememiş. Cinlerin elinden nasıl kendisini kurtardığını bir bir anlatmış.

Bey, “Ay tüysüz oğlan, gözleri ışıltılı oğlan, ne şen çocuksun sen. Kal bizimle istersen” demiş.

Hemen itiraz etmiş Keloğlan, “Olmaz beyim, bir anacığım var şu dünyada. Onu bırakamam kendi halinde. Kalır gözleri yollarda, izin ver beyim, hemen döneyim”.

Zarife bir başka yalvarmış, “Etme eyleme Keloğlan, hayatımı kurtaran oğlan. Biraz daha sabretsin ihtiyar anan. Görünce, götüreceğin hediyeleri, çok beğenecek vallahi inan”.

İsteksizce başını sallamış Keloğlan, “olur” diye fısıldamış.

O sıralar, beyin düzenlediği bir “en güzel türkü yarışması” hazırlıkları son aşamaya gelmiş. Yalnız, bu yarışmaya sadece çocuklar katılabilirmiş.

Bey, Keloğlan’a gülümseyerek demiş ki, “Ay dazlak oğlan, sesi güzel oğlan, yakında bir türkü yarışması var, katıl oğlan”.

Olumsuz manada başını sallamış Keloğlan, “olmaz beyim beceremem” demiş.

Bey, “niçin” diye sormuş. “Ben çok utanırım, hem de sesim güzel değil” cevabını vermiş bizimki.

Bey, “Buluruz bir çaresini” demiş, “bir tek ölümün çaresi bulunmaz”.

Yine Zarife girmiş araya, “Senin için büyük fırsat olur keloğlan, çok büyük ödül alırsın.”

“Dedim ya hem utanırım, hem de sesime güvenemem” diye tekrarlamış Keloğlan.

Zarife, “Senin” demiş, “sesini güzelleştirecek bir yumurta biliyorum. Bir de neva otu yersen utangaçlığın da gider”.

Buna sevinmiş Keloğlan, “yumurta nerede neva otu nerede” diye merakla sormuş.

Zarife açıklamasını şöyle yapmış: “Yumurta Kaf Dağı’nda bir ağacın dallarından birinde. Neva otu ise yakınlarımızda.

Bey, “Peki hanım” demiş, “bu yumurtayı nasıl getirteceğiz?”

“Zümrüdü Anka kuşu ile” diye cevaplamış karısı.

Bey gülmüş, “Seninkisi masal be hanım” demiş, “Masaldan da masal. Kaf Dağı neresi? Hem Zümrüdü Anka Kuşu’nu nerede bulacaksın?”

“Sen o işi bana bırak” diyerek Keloğlan ile birlikte evden çıkmış Zarife. Bir zaman yürümüş gitmişler. Bir derenin kenarında durmuşlar, vakit geceymiş.

Cinler, yine davul zurna cümbüş yaparmış. Zarife, cinleri görünce “ne güzel eğleniyorsunuz, ne kadar keyiflisiniz” diye takılmış.

Cinler, Zarife’nin gelmesinden çok memnun kalmış. Uzun zamandır onun eksikliğini unutamadıklarını söylemişler.

Beklediği fırsatı değerlendirmiş Zarife: “Bana Zümrüdü Anka Kuşu’nu bulup getirirseniz, yeniden aranıza katılırım. Hiç sizden ayrılmam”.

Ouuu! Cinlerin daha yanında durulur mu? Bir sevinmişler, bir neşelenmişler ki, yedi dağın ardından duyulmuş naraları, mutluluk şarkıları.

En akıllıları olan cin: “Senin için biz Kaf Dağı’nı bile buraya getiririz. Yeter ki aramıza katıl” demiş.

Keloğlan aptal aptal bakarmış.

Kambur bir cin şöyle seslenmiş, “Ey Zümrüdü Anka her neredeysen çık gel kamburuma kon”.

Bir nefeslik zamanda Zümdürü Anka gelip cinin kamburuna konmuş.

Neler olup bittiğine mana veremeyen Keloğlan, şaşırıp kalmış.

Kambur cin, Zümrüdü Anka’ya seslenmiş, “Ey kuş, senin hemen gelmen ne hoş! Şu kadın bir emir verecek hemen koş!”

“Olur” demiş kuş.

Zümrüdü Anka’nın güzel gagasına bir öpücük konduran Zarife, “Bu Keloğlanla birlikte Kaf Dağı’na gideceksiniz. Bir ağacın dalında, gümüş bir yuva içinde kırmızı bir yumurta var. Onu alıp bana getireceksiniz”.

Zümrüdü Anka gayet memnun bir durumda, “Emriniz olur sultanım” diyerek Keloğlanı kanatlarına aldığı gibi ormanların üzerinden uçup gitmiş.

Onlar gidince, cinlerle Zarife sohbete başlamış. Maksadı yumurta getirilinceye kadar onları oyalayıp sonra da kaçmakmış.

Cinin biri merak etmiş, “Ne yapacaksın yumurtayı?”

“O yumurta en kötü sesleri bile pırıl pırıl açar. Bizim Keloğlan’ın ‘güzel türkü yarışması’na girmesi gerekiyor. Ama sesinin iyi olmadığını söyledi. Ben de o yüzden bu yumurtayı getirtiyorum işte”.

Onlar sohbet ede dursun, biz Zümrüdü Anka ile Keloğlan’ınne durumda olduklarını anlatalım.

Pek kısa zamanda Kaf Dağı’na varan Zümrüdü Anka ile Keloğlan, aradıkları ağacı ve o ağacın dalındaki gümüş yuvayı bulmuş ve kırmızı yumurtayı alıp yine çok kısa bir anda cinlerin yanına dönmüş.

Cinin biri, “Hadi bakalım Keloğlan” demiş, ilk türkünü bize söyle!

Zarife hemen aşağıdaki dereden bir neva otu bulup getirmesi için cinin birine rica etmiş.

Koşup giden cin neva otunu alıp gelmiş.

Önce neva yiyen, ardından da kırmızı yumurtayı içen Keloğlan’da utangaçlık kaybolmuş, hem de sesi çok harika olmuş. Kafasına estiği gibi bir türkü söylemiş. Cinler çok keyiflenmiş. O kadar ki, kendilerinden geçip yerlere serilmiş horul horul uyumuşlar. Yalnız bir tanesinin gözü açıkmış. Uyamamış, Zarife’yi gözetlemiş. Bunu anlayan Zarife, Keloğlan’a yavaşça şunları söylemiş: “Keloğlan, sen biraz yukarılara çık. Bir güzel türkü söyle. Bütün cinler senin yanına koşacak. Çünkü çok beğendiler. Ben de bu arada kaçarım. Onlar yine uyur. O arada sen de tüyersin. Ormanlığın üst tarafındaki düzlükte buluşuruz”.

Keloğlan “Hay hay bey hanımı” demiş.

Çıkmış biraz üst tarafa Keloğlan, elini kulağına vermiş asılmış türküye. O kadar şahane söylemiş ki uyumakta olan cinler Zarife’yi falan unutup, sesin çekiciliğine doğru koşmuşlar.

Türkü bitmiş, cinler geri dönmüş. Bir de bakmışlar ki kadın çoktan kayıplara karışmış.

Hiç bekler mi Keloğlan?

Tavşan gibi sıvışıp geçmiş ormanların arasından. Zarife ile buluşup konağa gelmişler.

Bey çok mutlu olmuş.

Güzel türkü yarışması başlamış.Çocuklar birbirinden güzel türküler söylemiş. Sıra Keloğlan’a gelmiş. Ama herkes alay edermiş. Çünkü kılığına bakarak iyi türkü söyleyemeyeceğine inanırlarmış.

Şöyle konuşurlarmış aralarında: “Şu kel kafalı çocuğu acaba ne diye sokmuşlar yarışmaya?”

“Bu çocukta ses ne gezer?”

“Galiba en kötüyü seçmek için bu keltoşu yarışmaya katmışlar”.

Keloğlan çıkmış meydanlara. Hiç utangaçlık göstermeden öyle güzel, öyle harika bir türkü söylemiş ki, dinleyenlerin tamamı elleri çatlayasıya alkışlamışlar, ‘bravo, aferin, müthiş ses” demişler.

Bu başarısından sonra Keloğlan, şöyle demiş: “İzin verin artık, anama gideyim, bir tas sütünü içeyim, ellerinden öpeyim.”

Bey, başka türlü yalvarmış “Evladım yok, seni öz yavrumuz bileceğiz, istersen güzel bir kızla evlendireceğiz. Kal bizimle Keloğlan.”

“Olmaz” demiş Keloğlan. Ben anamı, kimselere değişmem.

İkne edemeyince, Keloğlan’a bir testi dolusu altın vermişler. Bir güzel öpüp sevip anasına göndermişler.

Anası, Keloğlan’ın bir testi altınla geldiğini görünce sevinçten düşüp bayılmış.

Neden sonra ayılmış.

Ana oğul, o günden sonra, fakirlik nedir hiç bilmemişler…

(En Güzel Keloğlan Masalları, Emel İpek, Papatya Yayınları)

ŞiFALI SU

Temmuz 3, 2007

Bir varmış, bir yokmuş. Köylerin birinde Keloğlan ile yaşlı anası varmış. Çok da fakir yaşantıları ile, bü­yük sıkıntı içindeymişler ama, gönülleri tok olduğu için, huzurluymuşlar.

Aklı epey yavanmış Keloğlan’ın.

Bu yüzden, annesinin verdiği işleri doğru dürüst göremez, çoğunlukla unutur, dolayısı ile de çok ağır sözler işitirmiş annesinden.

Bir zaman gelmiş ki, artık evde yiyecek namına hiçbir şey kalmamış. Yaşlı kadın, bir çare, bir çare derken, tavuklardan birini oğluna sattırmaya karar vermiş. Zaten topu topu üç tavuklan varmış.

Anası şöyle demiş:

- Aslan Keloğlanım, verdiğim her işi hemen unu­tan oğlanım, al şu tavuğu da, götür pazara satıver. Evde yiyecek hiçbir şeyimiz kalmadı. Yeteri kadar öte­beri al da gel.

Tavuğu alan Keloğlan, şen şakrak bir yürüyüşle, gitmiş pazara.

Birisi, kendisi gibi tavuk satarmış. Birkaç tane de tavuğu varmış. Keloğlan’ın bir yere gitmesi gerekiyor­muş. Tek tavuğunu, bu adama emanet etmiş:

- Tavukçu emmi, benim işim çıktı. Az sonra döne­ceğim. Sakın ben gelmeden satma.

- Tamam diye söylenmiş adam, yalnız, çok bek­leme derim sana.

Aceleyle uzaklaşıp giden Keloğlan, işini hemen görmüş ve tekrar tavuklarının bulunduğu yere gelmiş. Fakat birden bire şaşırmış. Çünkü ne tavukçu, ne de tavuklardan hiçbir eser yokmuş.

Keloğlan, anasına ne cevap vereceğini düşünme­ye başlamış. Neredeyse korkusundan eve gidemez­miş. Ama başka da yapacağı ne olsunmuş? Dönmüş evine eli bomboş olarak.

Tabii ne olmuş?

Anası, bir güzel dayak atmış,

Kara günler sürüp gidermiş. Ama, safmış ya bizim Keloğlan, öyle dert edindiği yokmuş sefil sefil ya­şantılarını.

Yine anasından gelmiş şöyle bir öneri:

- Keloğlan, sana iyi bir iş bulmamız gerekir. Bir komşumuzun tarlası çok fazla. Bir tanesini yancı ola­rak istesek, çalışır mısın?

- Hay hay anacığım, elimden geldiği kadar çalı­şırım.

Bunun üzerine tarla sahibi ile görüşmüş anası ve yancı olarak ekme iznini almış. Hemen oğluna vermiş azık torbasını, doğru tarlaya göndermiş.

Günlerce çalışmış Keloğlan ve tarlayı bir. baştan bir başa sürmüş, tarla sahibinin öküzleriyle. Buğdayı serpip üstünü topraklamış …

Gel zaman git zaman aylar dönmüş hasat zama­nı gelmiş. Yine tek başına kalmış kocaman tarlada. Terlere boğula boğula ekini biçmiş bir yere yığmış.

Akşam olmuş, evine dönmüş Keloğlan:

- Ana demiş, görevimi yaptım. Ekinleri biçtim, bir kenara yığdım.

Sinirlenmiş anası:

- Ah oğlum, sen de hiç akıl yok mu?

Keloğlan “Olmaz mı ana, hem de çok…”

Anası, “Oğlum, nerede sende akıl, hiç ekin biçilir de gece yüzü tarlada bırakılır mı?

- Niye ana?

- Oğlum, saf oğlum, çalarlar çalarlar …

Keloğlan, kendi kel kafasına bir şaplak atmış:

- Eyvah, hiç aklıma gelmedi. Hemen gidip alıp geleyim.

- Hey allahım. Oğlum, gece şimdi, gece. Ekin getirilmez bu karanlıkta, yarın sabah gün doğmadan gidersin.”

Sabah olur olmaz, daha gün doğmadan buğday tarlasına giden Keloğlan, gördüğü durum karşısında çok üzülmüş. Çünkü, ekinler olduğu gibi götürülmüş. Neşesi kaçmış, türkü bile söylemekten vazgeçmiş… Köyün içine girmiş, herkesin kapı önlerini tek tek ba­kıp kontrol etmiş.

Birkaç kadın, Keloğlan’ın ne aradığını sormuşlar o da “ekinlerimi tarladan çalmışlar, ben de bakıyo­rum” diye konuşmuş.

Kadınlardan biri, “Sen ne abuk sabuk bir oğlansın, utanmıyor mu­sun bizi hırsızlıkla suçlamaya” diye bağırmış..

Keloğlan, “Hem suçlu, hem güçlüsünüz. Ekinimi çalanları biliyorsanız, söyleyin. Bilmiyorsanız susun bari” diye çıkışmış.

Bunun üzerine, kadınlar ellerine geçirdikleri sopalarla Keloğlan’a başlamışlar dayak atmaya. Keline keline vurmuş­lar Keloğlan’ın. Sonra da öldü diye bırakmışlar. Bir zaman sonra, ken­dine gelen Keloğlan, üstünü başını silke silke hem yürü­müş, hem ağlamış. En çok da anasından korkarmış.

Bir ihtiyar çıkmış karşısına. Bembeyaz sakalları varmış. Bir süre merhametli bakışlarla Keloğlan’ı süz­müş, sonra şöyle söylemiş:

- A benim toy çocuğum, nedir derdin? Yara bere olmuş her tarafın. Anlatıver hele güzel oğlan…

Zaten, içini dökmek isteyen Keloğlan, bu fırsatı değerlendirmiş:

- Halim çok kötü Nur Dede, annem beni bekler evde, hiçbir şey kalmadı elde. Şansım iyi gitmiyor. Pazara, tavuk götürüyorum çalıyorlar, ekin biçiyo­rum aşırıyorlar, şaşırdım kaldım.

Nur yüzlü ihtiyar, şöyle konuşmuş, “Bundan sonra şunu yapacaksın toy oğlan. İki tavuğunuzdan beyaz başlı olana ayda bir kere ‘Beyaz başlı tavuk, altın yumurtla artık’ de. Yalnız, bu sırrı kimseye söyleme, bir de anan bilsin.”

Teşekkür etmiş ve evine gitmiş Keloğlan.

Anasını daha kim durdurur, kim sakinleştirebilir? Küplere binen kadın, “Vah benim aptal oğlum vah… Sen hiç akıllan­mayacak mısın “ demiş.

Eline geçirdiği bir odunla Keloğlan’ı kovalamaya başlamış, Keloğlan kaçmış, anası kovalamış, evin etrafını tama­men dönmüşler. Çok yorulmuş anası ve soluksuz düş­müş evin kapısına.

Keloğlan, bir yandan da şöyle konuşurmuş, “Vurup durma bana ana, yakında altın verece­ğim sana, şimdi inanmayacaksın belki de, lakin göre­ceksin gelecek ay geldiğinde”…

Bu sözler kadını hiç tatmin etmemiş: “Hadi oradan, beni bir de kandırmaya utanmıyor musun?”

Keloğlan, ne dediyse de inandıramamış. Nur yüz­lü ihtiyarla olan konuşmasını da anlatmış ama, anası, “Bu bir masal”, demiş. Neyse ağzım burnum derken, gelecek ay olmuş.

Keloğlan’ın neşesi yerine gelmiş. Kümesin önüne var­mış, beyaz başı, tavuğu yakalamış. “Beyaz başlı tavuk, altın yumurtla artık”, demiş. Beyaz başlı tavuk, birkaç kere gıdaklamış ve on altın yumurtlamış. Anasının gözleri fal taşı gibi açılmış, rüyalarda gezindiğini sanmış. Hep saflığından dolayı, işleri iyi göremeyen Keloğlan’ı alıp kollarının arasına, öpüp sevmiş, sonra da şöyle demiş:

“Oy anasının akıllı oğlancığı, öpsün seni anacı­ğın. Artık fakirlik bitti. Yalnız bunu kimseye söyleme, boş boğazlık etme”.

Sonra pazara koşmuş Keloğlan, istediği kadar yiyecek alıp dönmüş köyüne. Bir sonraki ay gelmiş. Beyaz başlı tavuk yine on altın yumurtlamış. Böy­le birkaç sene bolluk içinde yaşamışlar. Köyde İskender adında bir adam varmış. Çeke­mezin, hasedin tekiymiş. Her nasılsa beyaz başlı tavu­ğun ayda bir kere altın yumurtladığını öğrenmiş.

Birçok yöntem denemiş, utanmamış, sıkıIma­mış, tavuğu aşırmak için çok uğraşmış, Fakat becere­memiş. Ya tavuk gıdaklamış, ya kocakarı birdenbire evin önüne çıkmış veya Keloğlanla karşılaşmış… Ol­mamış işte. Düşünmüş taşınmış, Keloğlan’ı kandırmaya karar vermiş. Günlerce Keloğlan’ı takip etmiş, en uygun yerde yakalamış:

“Keloğlan, sana bir şey söylemek istiyorum”, de­miş.

“Allah Allah, demiş Keloğlan, senin benimle ne işin ola ki İskender Emmi hayrola”…

“Bir tavuğa ihtiyacım var”, diye belirtmiş isteğini. Keloğlan’ın çok tuhafına gitmiş, gülmüş de. “Memlekette tavuk mu kalmadı emmi, var git işi­ne hele”, diyerek bir de çıkışmış adama Keloğlan. Hemen ne cevap vereceğini düşünmüş İskender. Bulmuş da:

- Beyaz başlı tavuklara bayılırım. O da sadece sende var.

“Yani benim beyaz başlı tavuğumu mu istiyorsun?”

İskender, “Bedava istemiyorum, alacaksın paranı, vere­ceksin beyaz başlı tavuğumu” demiş.

“Bende satılık tavuk yok”, diye direnmiş Keloğlan.  “Çok büyük para vereceğim Keloğlan. Ananla yıllarca bolluk içinde yaşayacağınız kadar büyük pa­ra. Hadi, yeter artık, daha da naz etme, kelini öpe­yim, gözünü seveyim, beyaz başlı tavuğu göreyim” diye diretmiş İskender.

Fakat, Keloğlan’ın hoşuna gitmiş, çok para lafı. Bayağı meraklanmış, hem de sormuş, “Para, çok para dediğin ne kadar İskender Emmi? Uzatmayalım, pazarlık yapmışlar, bir tavuk fiyatı­nın 400 katı para karşılığı, Keloğlan, beyaz başlı ta­vuğu anasından gizli olarak adama vermiş. Birkaç gündür beyaz başlı tavuğu göremeyen Ke­loğlan’ın anası, feryadı basmış. Oraya bakmış bula­mamış, buraya bakmış görememiş, siniri tepesine çık­mış.

“Ah Keloğlan, vah Keloğlan, kara günler kapıda oğlan, beyaz başlı tavuk nerede? Acaba tilki mi kapıp götürdü? Keloğlan gerçeği söylemiş. “Oldu bir kere ana”, demiş. Sattım bir kere. Hem de 400 tavuk parası aldım. Belini tuta tuta bir sopa kapmış yaşlı kadın, Keloğlan’ın peşine düşmüş. Ahıra girmiş Keloğlan, ardın­dan anası. Dört dönmüşler. Kadının feri kesilmiş, so­payı bırakmış. Olduğu yere devrilmiş. Keloğlan, anasına çok acımış, İskender Emmisine gıcık kapmış, o hırsla evden kaçmış, gide gide köy dışına çıkmış. içli içli ağlamış… Derken, Nur Dede, karşısına çıkmış.

“Ah toy evladım, ne var yine? Nedendir böyle iç­li içli dertlenişin? Dök derdini bana, bir çözüm bula­yım sana”.

Dökmüş içini Nur Dede’ye, “Şansım bir türlü yüzüme gülmüyor Nur Dede. Anam ağlıyor evde, bakamaz oldum yüzüne. Kendi­me değil, yaşlı anama acıyorum, yaptım bir kere ha­ta, binip gideceğim buralardan yağız bir ata”. Çok acımış Keloğlan’a Nur Dede. “Anan için bir yol daha göstereceğim sana. Sizin evin aşağısında, bir su gözesi var. Çok şifaIı bir sudur, haberin ola. İnce (verem) ve taun (veba) hastalığına çok iyi ge­lir. Su satarak anana bakarsın. Yalnız, bu kere akıllı ol, kimseye bahsetme.”

Böyle demiş adam ve bir anda kaybolmuş. Keloğlan, koşa koşa eve gelmiş. “Ana, kurban ana, bir müjdem var sana. Oralı olmamış anası.

“Yine canımı sıkma be Keloğlan. Senin müjden­den ne olur? Bu saflık sende olduktan sonra, ne desen boş …

Keloğlan, “Öyle deme ana, bu sefer kimseye söylemeyece­ğim” demiş. Anası, “Neymiş? Hadi gevezelik etme de söyle şu müj­de dediğin şeyi”.

Başlamış anlatmaya oğlu. “Bizim şu aşağıda bir su gözesi var ya ana, işte o su çok şifalıymış, ince hastalık ve tauna iyi gelirmiş. Kova kova satacağım, evimizi istediğin yiyeceklerle do/duracağım.

Kadının hoşuna gitmiş:

“Bu kere olsun ağzını sıkı tut. Hadi bekleme, ilk siftahını bu gün yap. eşeği ahırdan çıkar, güğümleri doldur kovalarla pazarda sat.

Keloğlan, eşeğinin yuları elinde, inmiş suyun gö­züne. Kapları doldurmuş, yürümüş gitmiş pazara. Herkes kendisine gülermiş. “Bu aptal çocuğun yapma­dığı iş bir bu kaldıydı”, demişler. Keloğlan, tellal gibi başlamış bağırmaya: “Duyduk duymadık demeyin, Keloğlan suyunu deneyin, toundan, inceden kurtulun!”

Halk bir anda başına toplanmış. Biri sataşmış, “Kimi kandırıyorsun sen? Hiç su satılır mı? Nerede görülmüş bu?”

Keloğlan, adamı duymamış bile, ilan etmeye de­vam etmiş. Kasaba’nın Kadısı oradan geçermiş, Keloğlan’ın nidasını duyunca, yanına yaklaşıp demiş ki, “Halkı kandırmaktan dolayı, seni cezalandırırım Keloğlan. Hadi, pılını pırtını topla ve köyüne dön. Keloğlan, “Denemesi bedava Kadı Efendi”, demiş. “İstersen, bir tas iç”.

Ahalinin gözleri, ikisinin de üzerindeymiş. Baka­lım bu işin sonu nereye varacakmış?

Kadı: “Yok yahu” demiş, “önce sen iç bakalım, hem ben göreyim, hem de ahali. Ne bilelim, belki zehirli su sa­tacaksın. Hadi dikle tası kafana”.

Kadı madı dinlememiş Keloğlan, patavatsızca karşılık vermiş. “Oldu mu Kadı Efendi. Biz, insanları kandıracak kadar kötü müyüz? Hem ben, ne inceden, ne de taundan şikayetçi­yim. Ne diye içeyim ki?”.

Herkes kıkır kıkır gülerken, Kadının tepesi atmış, “Böyle ağzına geldiği gibi konuşma Keloğlan. Bana edebinle konuş. Kim söyledi sana bu suyun şifalı olduğunu? Kendin hekim misin? Aklın bu işlere er­mez senin. Bu insanların sağlığı da benden sorulur”.

Sonra seni hapse atarım bak.

Saf oğlanın saflığı gitmiş, aksiliği gelmiş üstüne. “Peki sen doktor musun Kadı Efendi” diye söy­lenmeye devam etmiş. “Nereden biliyorsun bu suyun hastalıklara iyi gelmediğini. iftira atma bana, beddua ederim sana”.

Kadı, kadılığını gösterip demiş ki, “Bu dediğin doğrudur. Öyle ya, ben hekim değilim. En iyisi ince veya taundan mustarip birini bulup ona içirelim suyu.”

Olacak ya, hemen bir ince (verem) hastası öne çıkmış. “Verin bana bir tas su” demiş. “Verin de içeyim”.

Ölmüş koyun kurttan korkar mı? Ahali, daha bir merak girdabına girmiş. Hasta olan bir kadınmış. Bir de yalvarmış. Keloğlan, bir tas suyu içirmiş kadına. Bir dikleyişte suyu içmiş. Birdenbire öyle bir iştaha gelmiş ki, he­men bir şeyler yemek istemiş. Bu nedenle, şöyle ko­nuşmuş: “Bana somun somun ekmek getirin. Karnım aç, çok aç. Hepsini yiyeceğim, hepsini”.

Biri koşmuş fırına bir çuval dolusu somun ekmek alıp hemen dönmüş, hasta kadın, bir anda dört somu­nu yemiş. Bir tas su daha içmiş, dört somun daha in­dirmiş midesine.

Bir anda, kadının yüzü canlanmış, sanki verem­den eser kalmamış. Herkes, Keloğlan’a hayran hay­ran bakarmış. Şöyle şeyler konuşurlarmış:

“Ummadığın taş, baş yarar. Keloğlanı gördünüz mü? Meğer, ne marifetleri varmış. Yaşlı bir kadının kel kafalı oğlu deyip gülerdik, ama meğer neymiş be”.

Ahali, şimdi Kadı’nın ne diyeceğini merak eder­miş. Gayet memnun ve rahat bir sesle: “Seni hepimiz adına kutluyoruz Keloğlan” demiş Kadı. “Büyük bir hizmet yapacaksın artık. Bütün mem­leketlerde nam yapacaksın. Hem bütün bunlardan başka, büyük sevap alacaksın. Bütün ahali senden su alabilir. Hadi kolay gelsin” demiş ve gitmiş.

Suyun tamamını satan Keloğlan, eşeğini yiyecek­lerle yüklemiş dönmüş köyüne. Yolda pek neşeli oldu­ğunu gören köylüler, takılmışlar. “Hayrola Keloğlan. Suyu ne yaptın? Keloğlan, “Döktüm”, demiş, “kızdım döktüm”.

Fakat eşeğin sırtında bir sürü yiyecek olduğu için, birisi ciddi ciddi öğrenmek istemiş, gerçeği ve sormuş: “Bizimle kafa bulma Keloğlan, peki bunca yiye­ceği neyle aldın?”

“Şimdi ben ne söylesem, bana inanmayacaksınız. Ne diye konuşayım?”

“Yahu, ağzın mı eskir, söylesen” demiş bir baş­kası. “Gidin pazara, görürsünüz satmış mıyım, satma­mış mıyım suyu” dedikten sonra, türkü çağıra çağıra devam etmiş yoluna.

Annesi, suyu satıp bir eşek yükü yiyecekle gelen oğlunu görünce, mutluluk gözyaşları dökmüş. Düş gördüğünü sanmış. Oğluna sarılıp öpüp koklamış. Dualar etmiş. Günlerden beri ocakta yemek pişmezmiş. Bu yüz­den pek kederliymiş kadıncağız. Hemen, hasta haline bile aldırmadan yemek pişirmiş. Böyle bir zamanlar geçmiş aradan. Kıskanç ve ahlaksız adam İskender, bu kez şifalı suya dikmiş gözünü. Keloğlan’ı yalnız bir yerde dur­durup, “Suyu bana satar mısın” diye sormuş. Fakat, bu sefer, anasının da Nur Dede’nin de söz­lerini unutmamış Keloğlan. içten pazarlıklı olarak şöy­le cevap vermiş: “Bu kereki pazarlığımız kolay olmayacak, ama anlaşabilirsek, suyu satmayı düşünebilirim”.

Keyifli bir kahkaha patlatmış İskender. İnanama­mış duyduklarına. Şöyle demiş: “Hey be Keloğlan, aslansın sen, dünyalarda bir tanesin. Borcumu söyle, anlaşmayı yapalım”.

Keloğlan, ciddi ciddi demiş ki, “iki deve yükü altın getir, suyu gözesiyle, kayna­ğıyla birlikte al”.

İskender şok olmuş, sanki gözleri donmuş. Ağzını burnunu eğip bükmüş: “Bana bak”, diye bağırmış Keloğlan’a. “O ka­dar altını, ben değil padişahlar bile zor bulur.”

“Sen bilirsin öyleyse İskender Emmi. Madem pa­ran yok, öyleyse tabanları yağla da çek git” diye, sanki dalgasını geçmiş Keloğlan.

Sinirinden deliye dönen İskender: “Ben sana gösteririm”, deyip uzaklaşmış. Aynını anlatmış anasına Keloğlan. Yaşlı kadın İskender’i çok iyi tanırmış. Bundan sonra, su gözesini her akşam beklemesini tembihle­miş, oğluna.

O günden sonra, Keloğlan, her gece suyun göze­sini beklemeye başlamış. İlk zamanlar, kimseler gelip gitmemiş. Ama bir akşam, İskender, usul usul suyun gözesi­ne doğru yaklaşırken Keloğlan, dikkatle kendisine ba­karmış. Hemen tanımış tabii Keloğlan bu kıskanç ada­mı. Şimdilik dokunmamayı yeğlemiş. Belki bir iki kez gelir, su alıp gider ve bir daha da gelmek istemez di­ye düşünmüş.

Hakikaten, İskender, yanında getirdiği su kapları­nı doldurmuş, bir tas su içmiş ve geldiği gibi sessizce dönüp gitmiş …

Anası ikide bir herhangi bir durum, bir tehlike olup olmadığını sorunca, “Ben varken evvel Allah, kimse yanaşamaz, şifa­lı suya ana” der, kahramanlık edalarına bürünürmüş ama, artık, bundan sonra böyle demesi pek mümkün olmamış.

Çünkü, İskender bir hainlik daha yapmış. Rengi öteki normal sulara benzemediği için şifalı sudan doldurduğu kapların içine, bayıltan otunun to­humundan atmış.

Köyün kapılarını tek tek dolaşarak, suyun çok kö­tü olduğunu, içildiğinde bayılttığını ve bir hafta bo­yunca tesirinin geçmediğini söylemiş. Bir de yanında taşıdığı o şifalı suyu göstererek, “İşte insanlara şifalı diye sattığı suyun aslı. Var­sa cesareti olan buyursun içsin”, diyerek, ne kadar doğru söylediğini güya ortaya koymuş.

Kim cesaret edebilir ki, böyle bayıltıcı bir tesiri ol­duğu söylenen suyu içmeye? Hileci İskender bir taktik daha bulmuş. Hemen bir köpek bulup getirmiş. Suyu içen köpek, saniyesinde bayılıp devrilmiş. Bunu gören köylüler, insanlara büyük bir iyilik yapmış olmak için, çıkmışlar civar mahalle ve köylere, tek tek uyarmışlar insanları. “Keloğlan’ın sattığı suyu sakın içmeyin. Yoksa, bayılırsınız. Bir hafta kendinize gelemezsiniz, belki de ölürsünüz. Aman ha, dostlar, köylüler, aman”.

Oldukça kurnaz olan İskender, bununla da kalma­mış, gitmiş, şifalı sudan epey almış ve halka şunu ilan etmiş: “Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin, İskender suyu için. Şi­fayı görün”.

Halk, yine şüphe içindeymiş.

Bunu gören İskender şişine şişine, kendisinden ga­yet emin bir vaziyette bir kova suyu o kocaman mide­sine akıtmış.

Tabii, halk, daha durur mu? Kovalarla, kazanlarla su almışlar İskender’den. Bizim saf Keloğlan ise, kalakalmış orta yerde. Kimseye laf anlatamamış.

Anası: “Bundan sonra, daha dikkatli ol oğlum, nasıl oluyor da sen bu adamı göremiyorsun, aklım almıyor. Ah, gençliğim olaydı da, o İskender denen kurnaz til­kiyi tepeleyeydim” diyerek, üzüntüsünü belirtmiş.

Olaya çok sinirlenen Keloğlan, bu adama hak et­tiği dersi vermenin zamanı geldiğine inanmış ve bir yol yöntem aramış.

Hırsından deliye dönmüş.

Nihayet, kurnazca bir plan gelmiş aklına ve he­men uygulamış. Başka bir yerden aldığı birkaç kova suyun içine zehir koyan Keloğlan, şifalı, suyun yanına koymuş kovaları. Şifalı suyun ağzını da kocaman bir taşla örtmüş ve yakınlarda bir yere gizlenmiş.

Az sonra, İskender gelmiş. Birden şaşırmış, üzülüp de kahrolmuş. Zaten çok susamışmış. Hemen kovalardan birini ağzına diklemiş. içmiş epey. Ama, bir şeyler olmuş ve yere yıkılmış. Bir daha da kalkamamış.

Keloğlan, adamın ölüp ölmediğini adamakıllı an­lamak için gelmiş başucuna, bakmış ki, ölüp gitmiş. “Oooh, demiş, hak ettiğin cezayı buldun “.

Keyifli keyifli evine dönmüş. Anası sormuş: “Niye hemen geldin Keloğlan?”

“İşini bitirdim ana” diye konuşmuş Keloğlan.

“Kimin işini Keloğlan, sen nelerden söz ediyorsun?”

“O alçak adam kendi tuzağına kendi düştü, ze­hirli sudan içti ana”.

“Hemen saklan oğlum”, demiş anası, “seni gelip bulurlar sonra”.

Keloğlan: “Kim bilecek ana” demiş, “boş ver sen, nasıl olsa benim suyumun zehirli olduğunu söylemiyor muydu? Kör mü gözü, içmeseymiş der insanlar …

Neyse…

Kara haber, yerde durmazmış.

İskender’in, Keloğlan Suyu içerek zehirlenip öldü­ğü haberi, bütün civar köylerde ve kasabada duyul­muş. Bütün halk şaşırmış, “ucuz kurtulduk” diye söylenmiş herkes. Bu olay, Kadı’ya kadar ulaşmış. Zaten, bir sürü şikayet gelmiş. Hemen tutup sorgusuz sualsiz hapse atmış Keloğ­lan’ı.

Dünyadaki tek varlığı Keloğlan’ının hapse atılma­sından sonra, hayli üzülen yaşlı kadın, işin peşini bı­rakmamış. Öyle etmiş, böyle yapmış, çıkmış Kadı’nın huzuruna. Ama büyük bir azar işitmiş Kadı’dan:

“Hem suçlu, hem güçlü pozu yapma be kadın bana. Senin oğlun katil katil. İdamı gerekir ama, yaşı kurtarmıyor. Hadi çekil git, mahkemeyi de boşu boşu­na işgal etme”.

Kadın, oturmuş olduğu yere, başlamış hüngür hüngür ağlamaya.

Kadı, başına bir iş olmaktan korkmuş:

“Söyle, diye bağırmış, söyle be ihtiyar kadın, ne söyleyeceksen”.

Haklı olduğundan adı kadar emin bulunan kadın­cağız, şunları söylemiş: “Suçsuz benim oğlum, karıncayı bile öldüremez o. Çıkart ne olur Kadı Efendi oğlumu hapisten, yoksa atarım kendimi şu merdivenden …

Öfkesi katlanmış Kadı’nın:” Be hey kadın! Suçu sabittir Keloğlanın. Cezası hapistir zehirli su satanın. Var git işine”.

Kadın, kararlı kararlı söylenmiş: “İsterseniz suyu kontrol ettirin Kadı Efendi. Ben ve oğlum, her gün o sudan içtik, niye zehirlenmedik. Yalan mı söylüyorum sana? Hadi, artık acı bana, yol ver, çıksın Keloğlan’a”.

Kadı, kadının bu sözlerinden sonra biraz düşün­müş:

“Akla uygundur bu dediğin ihtiyar kadın. Suyu kontrol ettireceğim. Eğer zehirli çıkarsa, oğlunu idam ettireceğim gibi, seni de zindanlarda çürüteceğim, haberin olsun”.

Yaşlı kadın: “Boynum kıldan incedir Kadı Efendi” diye konuş­muş.

Kadı, hemen bir su uzmanı bulmuş, suyu yerinde kontrol ettirmiş.

Uzman: “Kadı Efendi, demiş, su gayet sağlıklı ve hem de şifalıdır. Kim söylemişse yalan söylemiştir, raporu bu­dur”. 

Kadı, daha fazla ve daha derin bir araştırma yap­madan Keloğlan’ı hapse attığı için çok üzülmüş. Bir emirle, Keloğlan’ı hapisten salıvermiş. Bir de tellal çıkartıp bağırttırmış: “Ey ahali, duyduk duymadık demeyin, Keloğlan, hapisten çıkarılmıştır. Suyunun sağlıklı. ve dahi şifalı olduğu anlaşılmıştır. Veremliler, vebalılar, koşun, Ke­loğlan’ın şifalı suyunu bulun!”

Bu haber üzerine çok mutlu olan anası, sevinç gözyaşları dökmüş. Allah’a, bu beladan kurtardığı için şükürler etmiş.

O günden sonra Keloğlan’ın müşterisi o kadar ço­ğalmış ki, paraları ne yapacaklarını şaşırmış.

Artık, parası olmayanlara bedava su dağıtmaya başlamış. Böylece, hak yerini bulmuş. Keloğlan ile anası, çok mutlu olmuş ve bolluk bir hayat sürmüş.

Darısı mı? isteyenlerin başına.

(En Güzel Keloğlan Masalları, Emel İpek, Papatya Yayınları)

KELOĞLAN’IN SAZI

Temmuz 3, 2007

Bizim bilmediğimiz çok eski olmayan zamanların birinde, köylerden şirin mi şirin bir köyde, yaşamakta olan ailelerden biri de Keloğlan ile anasıymış.

Fakirlik adeta yazgılarıymış.

Onca yıl, anası bu fakirlikten kurtulmak için çok uğraşmış, ama, bir türlü kurtulamamış.

Keloğlan ne mi yaparmış?

Birkaç keçi ile bir de eşeği varmış. işte her gün, gün doğarken eski püskü evinden çıkar, meralara, çayırlara uzanır, eşeği ve keçilerini bir güzel doyurduktan sonra, türkülerle, şarkılarla evine dönermiş.

Keloğlan’ın arkadaşları, kendisini her gördükle rinde:

- Yaşlı kadının Keloğlan’ı, eşeğinin bile yoktur palanı, diyerek dalga geçerler, bir de kahkahalarla kendilerinden geçerlermiş.

Her keresinde, şikayet dilli olarak, bütün bunları anasına aktarınca, işittiği sözler ekseriya şöyle olur muş:

- A benim biricik oğulcuğum, ne yapalım? Bizim de kaderimiz böyleymiş. Gelen giden ne olsa söyler. İnsanların ağzı torba değil ki büzeyim. Üzme tatlı canını, hem de bu ihtiyar ananı.

Keloğlan, bu sözlere itiraz etmiş:

- Hayır ana, arkadaşlarımın lafları çok dokunu yor bana. Yarından tezi yok ineceğim kasabaya. iş bulacağım kendime, çok para kazanıp döneceğim evime. Görsünler neymiş Keloğlan…

Ne yapsın, ne desin anası:

- Peki oğlum, madem öyle düşündün. Bildiğin gibi yap, ama, beni de unutma. Yolun açık olsun.

Vurmuş kasabaya Keloğlan. Tuvalete gitmiş, bekçinin yerinde olmadığını görmüş. Fırsatı değerlendirmiş. Gelenlerden aldığı parayı cebine atmış. On beş kuruş, para kazanmış. Bir miktar yiyecek ve yün almış. Evine gelmiş.

- Ana, demiş, işte yiyecekler. Şu da yün. Eğir, çorap yap, satayım.

Şikayetlenmiş anası:

- Gözlerim görmez oldu Keloğlanım. Yapamam, anla beni.

Tabii, nihayet anası. Susmuş.

Hâlâ arkadaşları takılırlarmış.

- Yaşlı ködının Keloğlan’ı, eşeğinin bile yoktur palanı.

Bu gibi laflara, artık daha Fazla dayanamayan Keloğlan, ne yapıp edip, şu fakirlik belasından kurtulmaya yemin etmiş. Birçok plan, program yapmış, amma bunların hemen hepsi kocaman birer hayalmiş.

Bir akşam köyde bir düğün varmış.

Keloğlan anasından izin alıp düğüne gitmiş.

Bir delikanlı, elinde sazı çok güzel türküler söylermiş. Halk adeta keyfinden yerlere yatarmış. Türküler bitmiş, herkes delikanlıya bahşiş vermiş. Bir bohçayı dolduran delikanlı, bu türkülerin üstüne bir türkü da ha söylemiş.

Keloğlan, bayılmış bu işe.

Bu sazcı gibi saz çalıp türkü söylemeye heveslenmiş.

Böylece çok bahşiş atıp anası ile birlikte fukaralığa son vermek istermiş. Önce, bir saz gerekiyor tabii. Parası yokmuş ki, gidip bir saz alsın. Arkadaşı yokmuş ki ödünç istesin. Dedesinden kalma bir dut ağacı varmış. En kalın dalını kesmiş, götürmüş bir saz ustasına.

- Ustam, demiş, büyük hayır alırsın, bana bir saz yap, işte dut dalı.

- Önce para, önce para Keloğlan, diye söylenmiş adam.

- Yok, karşılığını vermiş bizimki.

- Öyleyse, benden de saz yok, hadi yaylan bakalım, diyerek, sözünü bağlamış adam.

Lakin, kafayı bir kere takmış ya Keloğlan, üstelemiş.

- Bir sazlık dal getireyim sana, olur mu?

- Hah demiş, kelini şimdi çalıştırdın, beni de razı ettin. Sazını üç gün sonra gel ol. Ama gelirken de bir sazlık dut dalı getirmeyi unutma, yoksa avucunu yalarsın.

Hoplaya zıplaya çıkıp gitmiş Keloğlan, şimdiden eline aldığı değneklerle saz çalma provaları yaparmış. Üç gün sonra, dut dalını da alıp saz ustasının dükkanına varmış. Ama saz çalmayı bilmediği için, yalvarmış.

- Ey ünlü sazcı, gel de bana acı. Budur derdimin ilacı, hem de başımın tacı. Kurbanın olam senin, şu sazı öğret…

Usta

- Ulan Keloğlan, iyi günüme denk geldin, illaki beni mecbur ettin… Otur bakayım şuraya, demiş ve tarif etmiş.

Saz çalmayı kısa sürede öğrenen Keloğlan, her sabah önüne kattığı keçileri ve eşeğiyle akşamlara kadar saz çalıp, türkü söylermiş. Tın tın tellere vurur, hop oturur hop zıplarmış.

Fakat henüz köylüleri, onun ne güzel saz çalıp, türkü söylediğini bilmezlermiş. Bu nedenle hep alay ederlermiş.

Keloğlan, böyle söyleyenlere şöyle dermiş:

Gülün ey insanlar siz gülün

Ne getireceği belli olmaz yarınki günün

Gülün ey insanlar siz gülün

İyi bir saz ustası olayım da görün.

Sabrın elinden ne kaçabilir!.

Keloğlan, artık yavaş yavaş düğünlere gitmeye, saz çalıp türkü söylemeye başlamış.

Hâlâ ciddiye almayanlar varmış. Onlara da şöyle demiş:

Alay etmeyin öyle benimle

işim olmaz artık sizinle

Sazımı alacağım bakın elime

Paraları atacaksınız cebime.

Yine kahkahalar, köyün semalarında dalgalanmış. Buna sinirlenen keloğlan, almış sazı eline, vurmuş yanık teline.

Ben bir garip Keloğlanım

Eşeğimin yok palanı

Varım yoğum doğruluktur

Hiç de sevmem ben yalanı.

Tabii, bir süre sonra bahşişler gelmeye başlamış. Cepleri almaz olmuş.

Doğru anasına koşmuş. Anası nasıl sevinmesin ki…

Böyle düğünlere gide gide, artık ünlü bir türkücü ve sazcı olmuş Keloğlan.

Anası bir gün,

- Ah Keloğlanım, görüyorsun artık perişanım, demiş. Gözlerim görmez, ellerim tutmaz oldu. Ocağımızda bir gelin olsa da, ben bir kenara çekilsem. Ha! Ne dersin dazlak kafalı oğlum?

Keloğlan acımış anasına.

- Benim öyle biri aklımda yok ana, senin varsa söyle, demiş.

Anası bir kızı önermiş:

- Küpçü Ali’nin kızı tam bize göre…

- Olmaz ana, diye karşı çıkmış oğlu, olmaz. Küpçü Ali çulsuzun biri. O dediğin kızı kendime karı, sana gelin yapmayacağım.

Anası, boynunu bükmüş:

- Ah saf oğlanım, vah Keloğlanım! Zengin kapısı bize açılmaz. Bırak bu ham hayali, görüyorsun işte bu halimi.

Ne yapsın Keloğlan, anasından geçememiş.

- Peki, sırf seni kırmamak için, ses çıkarmıyorum. Nasıl biliyorsan öyle olsun.

Kadıncağız belini tuta tuta gitmiş, Küpçü Ali’nin kapısını tıklatmış.

- Allah’ın emri, peygamberin kavli ile kızını oğluma eş, kendime gelin yapmaya geldim, demiş.

Küpçü Ali, kötü kötü sırıtmış.

- Bak sen bizim Keloğlan’ın anasına. Var git işine be kadın. Yemeye ekmeğiniz yok, bir de gelmişsin kapıma kız istiyorsun.

Bu sözleri kapı aralığından dinleyen kız, çok üzülmüş. Çünkü bir düğünde saz çalıp türkü söylerken gördüğü Keloğlan’a aşıkmış. Ama, hiçbir şey diyememiş, çünkü babasından çok korkarmış.

Kadın, evine dönünce halinden anlamış oğlu ve konuşmuş.

- Ana ne bu halin, vermedi mi yoksa kızını Küpçü Ali?

Ağlamış ihtiyar kadın:

- Kovdu beni, sen önce yemeye ekmek bul, dedi.

Keloğlan, bu olaya üzülmemiş doğal olarak. Fakat, zenginlik neymiş, nasıl olurmuş, gösterecekmiş Küpçü Ali’ye.

Eşeğini çıkarmış ahırdan, sazını vurmuş omzuna, öpüp anasının ellerinden, duasını almış.

Eşeğine binip yollara düşmüş.

Tam Küpçü Ali’nin evinin önünden geçerken, bir türkü tutturmuş:

İyi dinle Küpçü Ali

Bugün günlerden salı

Hor gördün beni ve anamı

Anlayacaksın biraz bekle zamanı

Fakir deyip kızını vermedin

Güya kendince kibirlendin

Küçük gördün beni ve anamı

Anlayacaksın biraz bekle zamanı

Küpçü Ali, peşi sıra bakınıp homurdanırken, kızı, bostandan kederli kederli seyretmiş Keloğlan’ı. Bakakalmış öylece…

Köyünden çıkan Keloğlan, gitmiş gitmiş, eşeği yorulunca inmiş, yularından tutmuş, yolu çok uzakmış. Kimsenin bilemeyeceği kadar çok bir zaman yol almış. Yollarda görenler, “bir garip oğlan, kim bilir hali ne yaman, elinde var bir sazı, yüzünde görünüyor bir sızı derlermiş.

Haftalar mı desem, aylar mı, belki de yıllar mı; vara vara kocaman bir şehre ulaşmış Keloğlan.

Şehir mehir dememiş, zaten bağrı hasretten yanarmış, almış sazı eline, vurmuş garip garip teline, asılmış en güzel türküsüne. Bir sarayın önünden geçermiş ama, nereden geçtiğini bile bilmezmiş. Giderek sesi açılmış ve herkesi meraklandırmış.

Padişahın kızı, pencereye yanaşıp sesli sesli türkü söyleyen yabancıya dikkatle bakmış.

Şöyle bir türkü söylermiş o anda Keloğlan:

Kocakarı bir anam var,

Birkaç tavuk bir de inek,

Her gün konar kel kafama,

Evsiz kalmış birkaç sinek.

Keloğlanım budur özüm,

Haram malda yoktur gözüm,

Garip hakkı yiyenlere,

Elbet vardır birkaç sözüm.

İnce gönüllü, dünyalar güzeli prenses bayılmış, sanki kendinden geçmiş…

Hem de güneşin vurup ayna gibi parlattığı kel kafası, öyle hoşuna gitmiş ki, sorulmasın. Bir demet kırmızı gül atmış, o da Keloğlan’ın kel kafasına düşmüş.

Keloğlan, yukarı kaldırıp başını, bir de ne görsün?

Periler kadar güzel bir kız kendisine bakmıyor mu?

Üstelik, bir de el sallarmış. Utana sıkıla karşılık vermiş Keloğlan.

Prenses, pencereden çekilmiş.

- Galiba gündüz düşü gördüm, diye diye yürümüş de gitmiş Keloğlan. Bir zaman sokak aralarında dolaşmış, olmuş akşam. Nerede kalsın Keloğlan. Bulmuş bir han. Üç beş kuruşu varmış. Çorba içmiş, kendine gelmiş. Hep aklında prenses varmış, inadına çıkmazmış. “Ham hayal benimkisi”, diyerek, almış sazını eline, vurmuş garip garip teline.

Hancı çıkagelmiş:

- Ey yabancı oğlan, eli sazlı, gönlü yanık oğlan!..

Nedir bunca yolu tepmenin sebebi?

Aşık mısın? Kaçak mısın? Gezgin misin? Nesin? Diye sormuş.

Memnun olmuş bizimki:

- Sağolasın Hancı baba, ne sen sor, ne de ben söyleyeyim. Derdim çoktur, hangisini anlatayım? Gelir gelmez bir kor düştü içime, bir dert daha yüklendi garip gönlüme…”

Hancı bu çocuğu çok sevmiş, üstelik nedense acımış da. İyice deşmek istemiş derdini.

- Bir kıza mı aşık oldun ay Keloğlan? Halin pek yaman!

- He ya, Hancı baba, diye içlenmiş, fakat, boşuna bir aşk benimkisi.

Nedenini sormuş Hancı:

- Niye bu kadar ümitsizsin a be Keloğlan? Ümit olmadan yaşanmaz bilmez misin bunu?

Ne varsa aklında dökmüş ortaya Keloğlan:

- Saray penceresinden bana bakan kim olabilir Hancı baba? Olsa olsa bir prenses olur değil mi ya? Gül attı, düştü kel kafama, sandım ki bir peri kızı girdi rüyama…

Hancı hayretlere düşmüş:

- Vay be, olacak iş mi be yahu? Keloğlan, amma da şanslıymışsın ha, desene ki, prenses sana aşık oldu. Yoksa, o kimseye gül atmaz, ben çok iyi bilirim.

Yine ümitsiz konuşmuş Keloğlan:

- Kel kafam tuhafına gitmiştir be Hancı baba, ne aşık olması. Hem de bilemeden düşürmüştür gülü…

Hancı, merhametli biriymiş, şöyle demiş:

- Bu handa istediğin kadar kalabilirsin Keloğlan. Yemek de yiyebilirsin, yatabilirsin de. Bunları dert edinme, yüzü pak, gönlü ak oğlan…

Böyle birkaç zaman geçmiş.

Sarayın etrafında dönermiş Keloğlan, hemen her gün.

Prenses de, her keresinde onu izlermiş, pencere arkalarından, tabii ki kimselere sezdirmeden. Her izleyişinde biraz daha yanar kavrulurmuş. Fakat, tabii, koskoca bir padişah olan babası, şu yabancı, şu kel kafalı oğlana kız mı verirmiş? 0 yüzden prenses, pek umutsuzmuş… Bir Allah’ın kuluna hiçbir şey dememiş.

Bir keresinde Keloğlanla göz göze gelmiş. Sanki birbirlerine “seviyoruz”, demişler ikisi de.

Geceleri uyuyamıyormuş artık prenses.

Keloğlan, arada bir sazı alıp, hanın penceresini açar, prensese türküler yakarmış.

Sabahlara kadar, pencerelerde kalan Padişah kızı, neredeyse verem olacakmış.

Hâlâ hiç kimseye bir şey diyememiş prenses.

Şu dünyada ne olmadık işler olur, ne beklenmedik olaylar gelişir… Sapasağlam padişah, bir gün aniden ölüp gitmiş.

Prenses hem üzülmüş, hem sevinmiş.

Sarayda ve şehirde tam kırk gün yas tutulmuş.

Keloğlan artık iyiden iyiye ümitlenmeye başlamış, kızın gözlerinden de bunu anlamış. Eşeğinin sırtına binip, sazını eline almış, sarayı dört tarafından dolaşmış. Türküleri ile prensesi yine dertlendirmiş. Ama, saray görevlileri, Keloğlan’ı yaka paça tutup getirmişler

saraya.

Fakat yeni padişah henüz gelmemiş. Çünkü, şehzade, uzak bir seferdeymiş. Bu yüzden, mecburen Vezir’in huzuruna çıkarmışlar.

Vezir pek merhametli bir adammış.

- Nerelisin Keloğlan? Ne gezinip durursun sarayın çevresinde? Deli misin? Divane misin? Yoksa, bir bilinmez casus musun, diye sormuş.

Kel başını bir kaşımış, iki kaşımış, ağzını burnunu eğip bükmüş, nihayet cesarete gelmiş ve şöyle konuşmuş.

-İşte gördüğün gibiyim Vezir hazretleri. Uzaklardan, çok uzaklardan gelmiş bir garibim. Gördüğünüz gibi bir eşeğim, bir de sazımlayım. İş arıyorum, ne ki akla karayı seçtim, ama hala bulamıyorum.

Vezir

- Sen hangi işten anlarsın be çocuk?

Keloğlan:

- Çok güzel saz çalarım, çok güzel de türkü söylerim. Yetmez mi?

Vezir memnun olmuş:

- Öyleyse sana güzel bir iş çıktı Keloğlan.

Sultan Hanım, Padişah Efendimiz öleli beri ne gülüyor, ne konuşuyor. Seni, O’nu neşelendirmek için görevlendiriyorum. Becerirsen, çok büyük ödül alacaksın. Beceremezsen Cehennem Vadisi’ne atılırsın.

Keloğlan, hemen bir türkü söylemiş, Sultan Hanım’ı bir güzel neşelendirmiş.

Bütün bu konuşmaları ve türküyü dinleyen Prenses, sevinçten uçmuş. “Kısmet ayağıma geldi” demiş.

Bir akşam üstü, saray bahçesinde gezinen Prensesi gören Keloğlan, omzunda tuttuğu sazını almış eline, oturmuş bir ağacın dibine, bir türkü dillendirmiş

Bir eşeğim var, bir de sazım

Kendimden başkasına geçmez nazım

Çoktan beri açlıktan kokar ağzım

-Bana bir saray kızı lazım.

Keloğlan’ın kendisine naz yaptığını anlayan Prenses, beklemiş ki yanına gelsin, aşkını söylesin, evlenme teklif etsin. Nerede? Çünkü bizim garip oğlan, çok utangaçmış. Yanına bile yaklaşamamış.

Hizmetçi kızlardan birini el işaretiyle yanına çağıran Prenses:

- Git, şu Keloğlan’ı tut kolundan, al getir bana.

diye emir vermiş.

Keloğlan, utana sıkıla gelmiş:

- Buyursunlar Prensesim beni emretmişsiniz. İşte geldim.

Hizmetçi kıza git işareti yapmış Prenses, Keloğlanla biraz konuşmuş.

Sonra esas istemini söylemiş. Düşündüm taşındım seninle evlenmeye karar verdim. Kel kafan öyle güzel parlıyor ki. İçim açılıyor seyrettikçe. “Vezir, sana ne istediğini soracak. Prensesi istiyorum de…

Rüyalarda olduğunu sanmış Keloğlan. Bir ara şüphelenmiş kafasını bir ağaca vurmuş, rüyada olmadığını anlamış. Koşa koşa yürümüş, sarayın bir kapısından girip kaybolmuş.

Veziri çağırmış huzuruna:

- Söyle bakalım muradını Keloğlan, demiş, Sultan Hanım, artık iyi oldu. Bundan sonra sarayda kalmana gerek yok.

Dobra dobra mırıldanmış Keloğlan:

- Prensesle evlenmek istiyorum…

Sultan Hanım hiç itiraz etmemiş. Hemen düğün hazırlıklarına başlanmış.

Keloğlan, prensesi tek başına bir kenara çekmiş ve diyeceğini demiş.

- Ben seni köyüme götürürüm.

işte, bunu kabullenmemiş prenses. Hemen ret cevabı vermemiş, verememiş açıkçası:

- Güneş doğarken kararımı sana söylerim, demiş.

Sabaha kadar, ne cevap vereceğini düşünen prenses, inmiş havuz başına gün doğarken, kuşların sesine bayılmış, saçlarını da suya bakarak bir güzel taramış. Bu arada, Keloğlan, karşısına çıkmış. Kel kafası sabah güneşiyle ayna gibi parlarmış.

- De bana, demiş dobra dobra, benimle köyüme gelecek misin, gelmeyecek misin?”

- Ne manasız bir teklifin var senin Keloğlan, diye çıkışmış prenses. Hiç akıl yokmuş sende. Şu görkemli saray hayatı bırakılır da köye gidilir mi? El alem türkü yakar bana. Hem Sultan anam izin de vermez.

Boynunu büküp inlemiş Keloğlan:

- Bir garip anacığım var. Aklım hep O’ndadır. Ne yer, ne içer kaç senelerdir. Belki de ölmüştür.

Prenses, bu sözlerden sonra sarsılmış, bir acayip olmuş. Çoktan vazgeçecekmiş ama, Kel kafasının ışıltısını nasıl unuturmuş?. Hele o güzel türkülerini…

Yine kararsız kalmış prenses. Yarın sabah gün doğarken yine aynı yerde son kararını söyleyeceğini bildirip bir gölge gibi sessizce süzülüp gitmiş.

Keloğlan iki arada bir derede kalmış. Kafası atmış, o gece gizlice saraydan kaçacakmış. Fakat tam o esnada, bir ihtiyar belirmiş birden bire karşısında. Şöyle demiş:

- Hata yapma Keloğlan, sağdır anan acele etme, prensesin, bekle kararını.

Hayırlı ise olsun değilse bitsin, de…

Gece yarılarına kadar uyuyamayan prenses, vazgeçmemiş Keloğlan’dan. Gizlice kaçarsa, şehzade ağabeysinin peşinden geleceğinden korkmuş. Varıp Sultan annesini uyandırmış:

- Keloğlan, pek yaman, Sultan anne. Bir köye gidelim lafı tutturmuş, akşam sabah karga gibi ötüp duruyor. Ne ettim, ne dedimse de, burada kalmaya razı edemedim. Gönlüm gitmek ister, izin ver bana. Gün olur dönerim saraya…

Anası öyle ağlamış ki, gözyaşları sel olmuş:

- Sana mutluluklar dilerim sevgili kızım. Yeter ki sen saadetli bir ömür sür. Çok sıkılırsan, bırakır gelirsin, demiş.

Çok neşeli, çalgılı sazlı, bir düğün yapılmış, en çok sazı çalan, en güzel türküleri söyleyen de Keloğlan olmuş.

Almış prensesi yanına, düşmüş köyünün yollarına.

Eşeği ikisini birden götüremediği için yaya yürümüş

Keloğlan.

Yolda Prensesi görenler:

- Dünyanın sonu geldi galiba, hiç böylesini de görmemiştik, derlermiş. Nice dağları, sayısız köyleri, birçok kasabaları ine çıka geçip köye gelmişler.

Keloğlan’ı bir prensesle birlikte karşılayan anası, o kadar sevinmiş ki, ne yapacağını şaşırmış.

Bir zaman sonra anası ölmüş Keloğlan’ın.

Dünya bu. Neyin ne olacağı belli mi olur?

Dönmüşler tekrar saraya…

Darısı, muratsızların başına…

(En Güzel Keloğlan Masalları, Emel İpek, Papatya Yayınları)

Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi günahmış. Evvel zaman içinde bir Keloğlan varmış. İhtiyar ve yoksul annesi, bu biricik oğlunu ” Keloğlum, keleş oğlum” diye severmiş. Günlerden bir gün Keloğlan annesinden izin
alıp balık tutmaya gitmiş. Belki bir kaç balık yakalarım. Anacığımla pişirir, yeriz. Aç karnımızı doyururuz” diye düşünüyormuş.
Irmağın kenarına gelip oltasını salmış. Öğleye doğru kocaman bir balık tutmuş. Pulları gümüş gibi parlak, gözleri cam gibi aydınlık, güzel mi güzel bir balıkmış bu..
Keloğlan balığın pullarını kazımış, karnını yarıp temizlemek istemiş. Bir de ne görsün! Balığın karnı içinde kocaman bir tas durmuyor mu? Keloğlan bir sevinmiş, bir sevinmiş ki sormayın. “Hem balığı götürürüm anama, hem tası” demiş.

Tası su ile doldurup balığı yıkamak istemiş. Birden inanılmayacak bir şey olmuş. Tastan boşalttığı sular altın olarak akıyormuş yere. Keloğlan çok şaşırmış. Bir kaç kere denemiş, hep altın akıyormuş tastan. “Bu, sihirli bir tas galiba. Hemen anama haber vereyim” demiş. Evlerine koşmuş. Sihirli tasa küpler dolusu suyu doldurup doldurup boşaltmış. Suyu boşalan küplere de altınları biriktirmiş. Artık ülke hükümdarı bile onun yanında fakir sayılırmış..
Keloğlan günler sonra büyük bir saray yaptırıp oraya taşınmış. Kendisine hizmetçiler tutmuş. Sevdiği ve istediği her şeyi alıyor, en güzel yemekleri yiyormuş. Sonunda altınlarının çokluğu onu şımartmaya başlamış. Gereksiz masraflara, lüzumsuz harcamalara girişmiş.



“Oğlum bu işin sonu kötü olabilir” diye öğüt vermeye çalışan annesini bile dinlememiş. “Sihirli tas elimde, ne istersem yapabilirim…” diyormuş.
Keloğlan’ın böyle kendini beğenmesi, şımarması ve hırsa kapılması, insanların ona duyduğu sevgiyi azaltmış. Herkes “Eski hali bundan daha iyiydi. Gözünü hırs bürüdü Keloğlan’ın” demeye başlamış.

,


Keloğlan bir gün daha çok altın elde etmek içinsihirli tasını eline alıp ırmağın kenarına gelmiş. “Suyu tükenecek değil ya, bir saray da buraya yaptırayım. ” demiş. Gurur ve kibirle tasını suya daldırmış. Kıyıda biriken altınlar hırsını artırıyormuş. Daha hızlı daha hızlı daldırmaya başlamış tası. Artık altınlardan başka bir şey düşünmüyormuş. Birden tas elinden kayıp suya düşmüş. Keloğlan onu tutmak için eğilince kendisi de ırmağa yuvarlanmış. Yüzme bilmediği için hızla akan ırmakta nerdeyse boğulacakmış. Binbir güçlükle kenara çıkmış. Kendisi suda çırpınıp dururken,biriktirdiği altınları da hırsızlar çalıp götürmüşler.
Artık tası bulmanın da imkanı kalmadığından ağlaya ağlaya annesinin yanına dönmüş. Başına gelenleri anlatmış. Yaşlı kadın:
- Üzülme yavrum, demiş. Hay’dan gelen Hû’ya gider. Zaten, sen o tası alnının teri, elinin emeği ile kazanmamıştın. Üstelik zenginlik seni iyice şımartmıştı. Böylesi daha iyi oldu. Hiç olmazsa kendini başkalarından üstün görme hastalığından kurtulursun.”
Keloğlan bu sözlerle teselli bulmuş. Anasına hak vermiş. O günden sonra da Sihirli Tası bir daha hiç anmamış.


http://www.dersimiz.com/masal/info.asp?id=111

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.