Şu bizim Keloğlan: Kahraman mı soytarı mı?

Temmuz 3, 2007

 
Vizyondaki bir film vesilesiyle masal kahramanımız Keloğlan yine gündemde; ama biraz soytarı, biraz şamar oğlanı şeklinde.. Peki hangi Keloğlan gerçek?Tayfun Güneyer’in postmodern şaklabanı mı, bazı halk hikâyelerinin tembel ve hain evladı mı daha sahici? Elbette hiçbiri. Gerçek Keloğlan, kötülüğü her defasında aklı ve temiz kalpliliğiyle yenen bir masal kahramanı. Günümüz çizgi sanatının ustalarından Hasan Aycın, çocukluğunda dinlediği masalların izini sürerek bize Keloğlan’ın gerçek kimliği hakkında bilgi veriyor. Geleneksel masallar yazıya geçirilirken bir kast-ı mahsusa güdüldüğüne inanan Aycın şöyle diyor: “Keloğlan, Müslüman muhayyilesinin ürettiği bir kahramandır ve Müslüman muhayyilesi böyle bir tip üretmez.”

Çocuk ve genç izleyici hedeflenerek yarıyıl tatilinde vizyona konan “Keloğlan Kara Prense Karşı” filminden, kimse memnun kalmadı. 50 yaşına gelmiş ve Keloğlan’dan çok bir TV şovmenini oynayan tuhaf bir tiple karşılaşan seyirci, filme itibar etmeyince, yapımcı da beklediği hasılatın üçte biri ile yetinmek zorunda kaldı. Filmin sinema değerini tartışmak eleştirmenlerin işi. Ama gerek bu film, gerekse Keloğlan masalı olarak sunulan yazılı ve görsel ürünler için temel bir sorun var: Keloğlan şaşkın ve gülünesi bir mizah tipi mi, yoksa içinde mizahı da olan, geleneksel sözlü edebiyat formu olan masalın bir kahramanı mı? Cevapta çoğunlukla ilk şık işaretlendiği için, Keloğlan çocuklukta gülünüp geçilmiş, tuhaf bir tipe dönüşüyor. Böyle olunca, bu masalların söze, dile ve toplumsal tasavvura tuttuğu ışık da yitip gidiyor.

Türk çizgi sanatında kendine özgü dili ve bakışı ile bilinen usta çizer Hasan Aycın, okurunun karşısına sözlü dil ile çıktığında Keloğlan masalları anlatmaya başladı. Ancak anlattığı masallar bildik Keloğlan masalları değil, yazarı tarafından kurgulanmış telif masallardı. Aycın’ın, geleneksel anlatı formunun yeniden nasıl üretilebileceğini, geleneksel sembolik dilin yeniden nasıl başarıyla kullanılabileceğini gösterdiği bu masallar iki kitapta toplandı: ‘Esrarnâme’ ile ‘Al Pembecik Gül Pembecik’. Dili, anlatımı ve bildirisi ile ‘Keloğlan masallarının özgün bir biçimde yeniden üretimi’ olarak değerlendirilen bu eserler, halen yetişkin ve çocuk okurlarını masal denizinde serüvenlere çıkarıyor. Bu serüvenlerin kaptanı Hasan Aycın’a, Keloğlan’ı sorduk. Zeki mi salak mı, dürüst mü hilekâr mı, yiğit mi korkak mı, ne idüğü belli olmayan bir tipe çevrilen Keloğlan’ı…

Bir çizer olarak sözlü dili kullandığınızda Keloğlan masalları anlatmaya başladınız. Neden?

Çizerken de benim çizdiğim tipe, ‘Keloğlan’ yakıştırması yapılırdı. Çizgideki tip, o değildi, ama yalın ve aksesuarsız bir tipti. Keloğlan’ın kellikle bir alakası yok; saçsızlığı yalınlığı, yoksulluğu ile ilgili. İnancımızda insan yoksul, zengin olan ise Allah’tır. Onun kel oluşu, yoksulluğundan kinâyedir. Sorulduğunda, ‘Keloğlan benim, sizsiniz, inanan insanlardır.’ diyorum. Zaten Müslüman muhayyilesinin ürünü bir tiptir; şu zamanda, şu zeminde yaşamış biri değil. Keloğlan bizim tipimizdir; yani biziz.

‘Sözlü dili kullanınca Keloğlan’ı, çizgideki gibi yine bizi anlatmam mukadderdi’ mi diyorsunuz?

Evet, kendimizi, kendi meramımızı anlatıyorum. İnsanlar imani ve İslami kimliklerine ters düşecek nesiller yetiştirmek istemeyecekleri için ürettikleri masalları ve masallardaki tipleri de öyle olacaktır. Ben Keloğlan masallarını kitaplardan okumadım, yaşlılardan dinledim ve onlar böyle anlatıyorlardı.

Bu masallar, bugün yeniden üretilebilir, yeniden anlamlandırılabilir bir imkân taşıyor mu?

Evet çünkü Keloğlan masallarımdan ilki, ‘Billur Sürahi’ insanoğlu’nun dünya hayatını, dünya hayatının dibi ve doruğu arasında sınavdan geçişini anlatıyor. Garip bir anası var ve yoksul biri Keloğlan. Hayatını kazandığı, dağa gidip odun, değirmene gidip un getirdiği eşeği var bir de. Hepsi aynı klişe ile başlıyor; ama her birinde anlatılan farklı farklı şeylerdir. İkinci masal, ahir zaman karanlıklarında bizim entelektüel maceramızın, üçüncü masal ‘Ayna’ ise insanın kendisi ile yüzleşmesinin masalıdır. ‘Alpembecik Gülpembecik’de, insanın sapma ile yüzleşmesi işlenir. Bunların hepsi, aynı tipin başından geçiyor. ‘Peki böyle Keloğlan masalı olur mu?’ derseniz, herkesin Keloğlan’ı kendisine, derim.

Geleneksel Keloğlan masallarında zengin bir sembolik anlatım var. Tıpkı Mesnevi’deki kahramanları hayvanlar olan kıssalardaki gibi. Sizin masallarınızda da sembolik bir dil var…

Mevlana, Molla Cami, Attar ve diğerleri niye kıssa anlatmışlar? Koca koca adamların derdi neydi de kahramanları hayvanlar olan hikayeleri anlattılar? Onları anladığımız dile tercüme etmediğimiz için geçmişte kalmış ya da havada duruyor gibi gelebilirler bize. Yapmamız gereken o kaynakları anladığımız dile tercüme etmek, zahmet edip o semboller dilini öğrenmek. Mesela anlattığım masalların ilkinde Keloğlan bir sınavdan geçer. Sınav, karanlık dağın ardındaki karanlık uçuruma inmek, oradaki devi 40 gün boyunca ağlatıp gözyaşını her gün billur sürahi içinde, her biri üçer ay yol gidilerek aşılan kış, güz, yaz ve bahar bahçelerinden geçip saraya götürmektir. Dev, bir günah devidir. Tövbe gözyaşlarıyla arınıp durulacaktır. Masaldaki kırk gün, kırk yıla tekabül eder ve bu erbain çıkarmaktır; bunu bilen bilir ve öyle okur. Bizim geleneksel yazım ve anlatım formlarımızda, semboller, simgeler iç içedir hep.

‘Anlattığım Keloğlan ile kitaplardaki Keloğlan benziyor mu’ diye sordunuz mu kendinize? Cevabı bulmak için diğer masallara baktınız mı?

Baktım, ama o soruyu sormadım. Daha doğrusu şöyle bir hisse kapıldım: Sanki Keloğlan masalları, bu bizim okuyup yazdığımız yazıya geçirilirken araya bir kast-ı mahsusa girmiş gibi geldi bana. Yani benim dinlediğim Keloğlan masallarını anlatanlar kayda geçseydi, hiç de yabancısı olmadığım bir tip olacaktı. Annesini kaynar kazanda kaynatmayan, su başlarında çamaşır yıkayan kızlara ağzının suyu akmayan, kaygısız olmayan, hinlikler ve cinlikler peşinde koşmayan bir Keloğlan olacaktı. Kayda geçmeyen eskiden anlatılan Keloğlan masallarının, bu masallar olmadığını düşünüyorum.

Peki sizin dinlediğiniz Keloğlan nasıl biriydi?

Rahmetli bir Ayşe ablamız vardı. Ahireti, melekleri, peygamberleri anlatırdı. Öyle anlatırdı ki Hz. İsmail, çocukluk arkadaşımız gibiydi. Bir de Ürkiye ninemiz vardı. O da Nasrettin Hoca fıkraları, Keloğlan masalları anlatırdı. Nasreddin Hoca ak pamuk bir dede, Keloğlan arkadaşımız gibiydi; köyün içinde dolaşırlardı. Anlatımdaki bütünlük içinde Keloğlan ile Hz. Hüseyin’i, Hz. İsmail’i birbirinden ayıramıyorsunuz; aynı dünyanın içindeydiler. Masallar detaylarıyla hafızamda değil. Ama Keloğlan’a, o masallara ilişkin hafızamda genel bir resim kalmış.

Yabancısı olduğunuz Keloğlan tipi nasıl türemiş?

Aklıma eski bir karikatür geldi. Yanılmıyorsam Selma Emiroğlu’nundu. Bir anlık bir sükutta herkesin farklı şeyleri düşündüğü anlatılıyordu. Bugün ya da dün, bu masallar kayda geçerken herkes farklı kaygı, düşünce ve beklentiler içindeydi zahir. Ben bu Keloğlan tipini kayda geçenlerle aynı kaygı ve beklentileri paylaşmıyorum. Bu neden böyle olmuş, bilmiyorum; bu folklor araştırmacılarının, akademisyenlerin işi. Benim söylediğim şu: Keloğlan, Müslüman muhayyilesinin ürettiği bir kahramandır ve Müslüman muhayyilesi böyle bir tip üretmez.

Bugün bu masallar çocuklukta dinlenmiş ya da okunup geçilmiş metinleri ifade ediyor daha çok. Keloğlana neden burun kıvırıyoruz?

Müslüman muhayyilesini bugünle yarınla sınırlandırmamalı. Bugün eli kalem tutanlar bazı kaygıları, beklentileri bir kenara bıraksa böyle telif Keloğlan masalları yazar. İnsanlar yazdıklarım için ‘ötekilerden farklı oldu’ diyor. Bence de farklı oldu. Birkaç kişi daha yazsa, epey bir şey olacak. O zaman yazılanların ortak yönlerinden, benzerliklerinden söz edeceğiz. Aslına bakarsanız ben Keloğlan masalı filan yazmadım. Keloğlan’ın tipi, şuyu buyu, araştırmacıların konusu. Ben bunlarla bir şeyi anlatmaya çalışıyorum. Esrarname’deki Keloğlan serüveni, insanoğlunun güneşin altında hayatın anlamını arayışının ve buluşunun, hikâyesidir. Masal bir form, bir dildir, anlatıcı onunla meramını dışlaştırır.

Konuşurken artık hikaye, kıssa anlatmıyoruz. Masala uzaklığımızın sebebi biraz da bu mu?

Eskiler eşyanın ve hayatın hakikatine ilişkin hikmetleri insanların anlaması gerektiğine, hisselerini almaları için o kıssaları, o hikaye ve masalları anlamaları lazım geldiğine inanmışlar. Öğrencilik yıllarımda İmam-ı Gazali’den okumuştum, ‘Anlattığım kıssaların gerçek olup olmadığına bakma, sen alacağın hisseye bak’ diyordu. Bir konuyu nakletmekle onu anlatmak ayrıdır. Ondan hangi sonucun çıkarmasını istiyorsanız, o sonucu devşirmek için anlatırsınız. Böyle olunca işin içerisine kurgu ve dil girer, kelimeleri ince eleyip sık dokuma girer, niyetiniz girer.

Bu masallar çocuk için, hazırlandığı dünyaya ilişkin bir arka plan mı oluşturuyor?

Bende oluştu. Anlatanlar anlatmasaydı, kendimi buluncaya kadar ben neye tutunacaktım, bilmiyorum. İlkokul son sınıfta okuyan bir çocuk ‘Billur Sürahi’yi okumuş, bir mektup yazmış. ‘Keloğlan benim. Ben de onun eşeğini kaybetmesi gibi her şeyimi kaybederim. Sonra aramaktan vazgeçerim. Keloğlan’a baktım vazgeçmiyor. Ben de artık vazgeçmeyeceğim.’ diyordu. Evet, okuduklarından sonuçlar çıkarmaları için çocuklara yardımcı olmak lazım.

Keloğlan masallarının edebiyat, pedagoji, çocuk edebiyatı, eğitim vb açılardan bir imkana dönüşmesi için ne yapmak gerekiyor?

Ben geniş çerçeveli Keloğlan masalları ile ilgili bir şey söylemiyorum. Ama yazıyor ve yazacak isek, dünyanın devamı varsa ve bizden sonra nesillerimiz olacaksa, vazgeçmemeliyiz ve ödün vermemeliyiz. Vazgeçmediğimiz, ödün vermediğimiz, yapmamız gerekeni yaptığımız zaman, bizden sonrası olacaktır. Doğru ile eğrinin, hakikat ile hakikat dışının birbirine karıştığı bir ahir zaman çöplüğündeymişiz gibi geliyor bana. Buradaki incileri bulmak için çöplüğü aktarmak durumundayız adeta. Keloğlan’ı da kültürümüzün bir zenginliği olarak görüp geleceğe nasıl bir Keloğlan, daha doğrusu nasıl bir biz bırakmak istiyorsak çalışmalarını yapmamız gerekir. Kim yapar, ben mi, sen mi, o mu? Ama yapmamız, başkası gibi değil, kendimiz gibi yapmamız gerekiyor.

BURHAN EREN / ZAMAN / 29.01.2006

About these ads

3 Responses to “Şu bizim Keloğlan: Kahraman mı soytarı mı?”

  1. Anonim Says:

    Sitenizi tesadfen buldum ve olduka beendiimi sylemeliyim. Baarlar.

  2. Kerem Says:

    Sitenizi Googleda arama yaparken rastladim. Gercekten cok iyi bir is cikarmissiniz. Bundan sonrada sik sik blogunuzu takip etmeye calisacagim.

  3. ASU Says:

    ödevimden sizden araştırdıklarımla +100 aldım.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: