Keloğlan Aramızda
Temmuz 3, 2007
Rüştü Asyalı’nın Keloğlan’ından görüntüler
http://www.videoalemi.com/arama/keloglan-aramizda-videolari.html
Keloğlan Zenginler Ülkesinde
Temmuz 3, 2007
Zaman zaman içinde, zaman saman içinde, saman duman içinde, yaman bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan çok çalışkanmış. Çok çalışır, çok kazanırım umuduyla köyünden ayrılmış, şehre çalışmaya gitmiş. Günler, haftalar, aylar birbirini kovalamış, fakat Keloğlan istediğini bir türlü elde edememiş. Şehirde iş varmış var olmasına da bulduğu işler sürekli olmazmış. Beş gün çalışır, üç gün boş gezer, bir hafta çalışır, on gün boş gezer iş ararmış. Çalıştığı günler biraz para arttırırmış, boş gezdiği günlerde bu para ile geçinirmiş. Sonuçta sıfıra elde var sıfır. Ne uzar ne kısalırmış. İstermiş ki, devamlı çalışacağı bir işi olsun, para biriktirsin. Şöyle kocaman bahçeli bir evi olsun. Evin içine yeni eşyalar alsın, giyinsin, kuşansın. Bayram günlerinde bile hep aynı elbiseyi giymek zorunda kalmasın.
Ülkesinde hangi şehre gitse bu durumun değişmeyeceğini düşünmüş. Çocukluğundan beri bolluk ve refah ülkesi diye adını sıkça duyduğu Zenginler Ülkesi’ne gitmek üzere yollara düşmüş. Günlerce, haftalarca yol yürümüş. Sonunda Zenginler Ülkesi’ne varmış. Uğradığı ilk köyün girişinde evinin kapısı önüne kurduğu çardak altında oturan bir adama rastlamış. Keloğlan adama uzun yoldan geldiğini, çalışmak istediğini, iş aradığını söylemiş. Adam, Keloğlan’a dik dik bakmış ve sinirli bir şekilde sormuş: “ İş bulup da ne yapacaksın? “
Keloğlan: “ Çalışıp para kazanırım “ demiş.
Adam otururken birden dizlerinin üzerinde doğruluvermiş. Öncekinden daha da sinirli bir şekilde: “ Parayı ne yapacaksın? “ diye sormuş. Adamın son sözüne Keloğlan çok bozulmuş. Şöyle bir yutkunmuş. O anda aklına geleni söylese kavgaya neden olacağını düşünüp vazgeçmiş. Sakin bir şekilde: “ Kazandığım para ile temiz elbiseler alırım. Bağ-bahçe alırım. Ev alırım. Yeni eşyalar alırım. Mal sahibi olurum. Para ile başka ne yapılır ki? “ demiş.
Keloğlan’ın cevabına adam kahkahalarla gülmüş. “ Sen çok yaşa emi Keloğlan “ demiş. “ Yıllar var ki, ne ağladım ne güldüm. Sen beni güldürdün, ben de seni güldüreyim. Bak Keloğlan, bizim ülkeye Zenginler Ülkesi derler. Bu ülkede para kullanılmaz. Zaten her ihtiyacın karşılanır.
Burada her şey pek boldur
Dere akar paldır küldür
Elma, armut daldan düşer
Çardak altında uyunur.
Giysilerim temiz urba
Dert ve keder yoktur burada
Ekmek, yemek bedavadır
İşte lokantamız şurada.
Karşıdaki evde oturan komşu şehre taşındı. Orada sen otur istersen. Satın alma yok, kira yok. Her ay yeni elbise, ayakkabı dağıtılıyor. Günde üç öğün köy lokantasında bedava yemek veriliyor. Bahçede meyve ağaçları, ceviz ağaçları pek boldur. Ye, iç, yat, keyfine bak. “
Keloğlan o gün eve yerleşmiş. Durup dururken ev-bark sahibi oluvermiş. Adamın çardağının karşısına kendi de bir çardak kurmuş. Akşama kadar yan gelmiş yatmış. Akşam yemeğine komşusuyla beraber gitmişler. Sofrada yok yokmuş. Etli yemekler, kavurmalar, tatlılar, pilavlar, hoşaflar çeşit çeşitmiş. Keloğlan şimdiye kadar böyle bir sofra görmemiş. Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yemiş, içmiş. Sofra başında baygınlıklar, fenalıklar geçirmiş. Keloğlan’ı zorla sofradan uzaklaştırmışlar. Evine getirip yatağına yatırmışlar. Keloğlan o gece sabaha kadar uyumuş. Sabah kahvaltısına yine komşusuyla beraber gitmişler. Ballı-börekli, pastalı-çörekli kahvaltı yapmışlar. Sonra evlerine gelip çardak altında oturmuşlar. Öğlen oldu haydi yemeğe, akşam oldu haydi yemeğe, sonra yatıp uyumaya, bu böyle tekdüze şekilde aylarca sürmüş. Keloğlan gün geçtikçe kilo almış, şişman bir oğlan olmuş. Keloğlan adı unutulmuş. Köydekiler kendisini Şişmanoğlan diye çağırmaya başlamışlar.
Bir gece evinde uyurken rüya içinde rüya görmüş. Her çeşit yiyecek ve içeceğin bulunduğu büyük bir sofrada kendisini yemek yerken görüyormuş. Yemiş içmiş, yemiş içmiş, içtikçe şişmiş, şiştikçe şişmiş, sonunda boom diye patlamış ve yerlere yayılmış. Bu durumu acıma duygusu ile seyreden Keloğlan’mış. Şişmanoğlan’a doğru çok sert bir hareketle hızla dönmüş. Kaşlarını çatmış:
“ İşte gördün Şişmanoğlan. Rüya içinde gördüğün rüya bitti. Şimdi ben senin asıl rüyanım. Böyle bol bol yiyip bel bel bakınmaya, yan gelip yatmaya devam edersen sonunun ne olacağını anladın. Eskiden sen de benim gibiydin, Keloğlan’dın. Kuvvetliydin, çeviktin, çalışkandın. Ya şimdi şu haline bak. Parmağını bile kıpırdatmak sana zor geliyor. Sorarım sana aylardır bu Zenginler Ülkesi’ndesin. Ne kazandın sanki? Dur, hiç boşuna düşünüp de yorulma. Cevabını söyleyeyim: Hiçbir şey kazanmadın, ayrıca sağlığını kaybettin. Bana bak Şişmanoğlan. Benim canımı sıkma. Ya eski günlere geri dönersin, ya da her gece rüyalarına girer, bu sopayla seni döverim “ demiş, sopayı kaldırmış ve Şişmanoğlan’a vurmaya başlamış. Şişmanoğlan gördüğü korkulu rüyadan feryat ederek uyanmış. Ter içindeymiş, her tarafı ağrıyormuş.
“ Akşam yemeğinde haddinden fazla pilav yemiştim. Bu korkulu rüyayı görmemin sebebi bu herhalde “ demiş kendi kendine. Rüyasında gördükleri hatırına gelmeye başlamış. Sonunda, rüyasındaki Keloğlan’ın söylediklerinin mutlak doğru olduğuna karar vermiş. Açıklamasını ise şöyle yapmış: İnsanın mutlaka çalışması lazım geldiği, çalışmadan yaşamanın tembellik olduğu, tembelliğin insanı bunalımlara sevk edeceği, bunalımın ortaya çıkış biçiminin insandan insana değişebileceğini, kendisinde bu durumun bol bol yemek yeme şeklinde meydana geldiğini ve bunun sonucu olarak şişmanladığının bilincine vardığını, bu zor durumdan kurtulmanın tek yolunun yeniden çalışmaya başlamak olduğunu anlamış.
Bu durumu bir kağıda yazıp, bu kağıdı defalarca okumalarını, yaptıkları yanlışı fark etmelerini rica etmiş. Kağıdı yatağının üzerine bırakmış. Sabah güneş doğarken bir daha dönmemek üzere Zenginler Ülkesi’ne veda edip memleketine, evvelce yaşadığı şehre doğru yollara düşmüş. Eskiden olduğu gibi, çalışkan günlerin yakın olduğunu biliyor, hayalinde tığ gibi Keloğlan’ı görür gibi oluyormuş.
Yazan: Serdar Yıldırım
KELOĞLAN MAĞRASI
Temmuz 3, 2007
Acıpayam ilçesinin 20 km. güneydoğusunda bulunan Dodurgalar Kasabasının 6 km. batısındaki Malı Dağı’nın doğu yamacında yer alır.Denizli-Antalya yolu hemen yakınından geçer. Mağara, Denizli-Antalya yoluna 2 km. mesafededir.Yol çalışmaları tamamlanarak asfalt yol ile mağaranın girişine kadar araçlarla gidilebilmesi sağlanmıştır.
Mağara 1110 m. rakımdadır.Dar bir girişten sonra uzun bir salon şeklinde uzanan 145 metre uzunluğunda fosil bir mağaradır.Mağaranın bol çatlaklı yapısı nedeniyle karstlaşmaya son derece uygun, Jura-krtase kireç taşları içinde gelişen mağara birçok damlataş sütunları ile birbirine geçen çok sayıda adacığa ayrıldığından girintili çıkıntılı bir yapıya sahiptir.Hemen hemen yatay gelişen mağaranın girişi 70 cm. kadar yükseklikte olup; ilerledikçe 5-6 metreye kadar yükselir. İlerisi çatlaklar boyunca gelişmiş damlataşlar (sarkıt,dikit,sütun duvar ve örtü damlataşları) ile kaplıdır. Damlataş sütunları ile küçük odacıklara bölünmüş, tek bir salondan meydana gelen mağara; nemli ve ılık bir havaya sahiptir.Haziran 1998′de dışarıda 32 C derece sıcaklık % 65 mutlak nem varken, mağaranın girişinde 17 C derece sıcaklık % 78 nem, salon başlangıcında 16 C derece sıcaklı % 84 nem ve son bölümde 15 C derece sıcaklı % 89 nem belirlenmiştir.Mağarada herhangi bir gaz yada rüzgar hareketi görülmemiştir.
Acıpayam Ovası’na hakim bir noktada bulunan Keloğlan Mağarası’nın içi, görünümleri son derece güzel damlataşlarla kaplıdır.Sarkıt,dikit,sütun ve örtü damlataşlarından meydana gelen şekiller, mağarayı adeta damlataş ormanına dönüştürmüştür.Gerek mağara içi, gerekse doğal çevrenin güzelliği, Keloğlan Mağarası’nın turizm amacı ile kullanılmasına çok uygundur. Ayrıca Denizli’yi Antalya’ya bağlayan karayoluna yakın olması da önemini bir kat daha artırmaktadır.
On milyon yılda su damlacıklarının yaratıcılığı ile oluştuğu tahmin edilen bu doğa harikası ve tabiat güzellikleri görülmeye değer mahiyettedir.
Keloğlan
Temmuz 3, 2007
keloğlanın annesi kördü.keloğlana bir gün annesi yürü oğlum zeytin topla da gel demiş annesi keloğlana.keloğlan da tamam anne demiş.yolda yürürken arkadaşlarını görmüş.keloğlan zeytini almamış.gitmiş arkadaşlarıyla gülle oynamış.annesi beklemiş beklemiş.gelen yok. neyse akşam olmuş.keloğlan demiş abooooooooo ben zeytin almayı unuttum.anam beni dövecek demiş.akşam olmş .keloğlan eve gelmiş……annesi oğlum zeytini aldın mı? demiş annesi.keloğlan ana bugün zeytin almayı unutttum yarın alsam olur mu? olur oğlum demiş.ama yarın getirim ana demiş.neyse yarın olmuş keloğlan yine yola çıkmış yine arkadaşlarını görmüş yine oynamış.yine akşam olmuş.bu seferde unutmuş yine eyvahhhhh ben zeytin tıplayacaktım demiş yanındada koyunlar varmış.onlarda eeeelerini yapıyorlarmış.onların eeeelerini toplamış götürmüş .keloğlan eve gelmiş annesi topladın mı? oğlum demiş.keloğlan topladım demiş versene bir tame demiş annesi vermiş keloğlan.annesi yemiş oğlum bune demiş zeytin ana demiş sen benimi gandırıyon lan demiş eline değmeği almış keloğlanı dövmüş.ONLAR BURAYA GELMİŞLER BİZ ORAYA GİTMİŞİZ.HİKAYEDE BURADA BİTER
Keloğlan Şarkıları
Temmuz 3, 2007
Uzelli’den kaset
Şu bizim Keloğlan: Kahraman mı soytarı mı?
Temmuz 3, 2007
| Vizyondaki bir film vesilesiyle masal kahramanımız Keloğlan yine gündemde; ama biraz soytarı, biraz şamar oğlanı şeklinde.. Peki hangi Keloğlan gerçek?Tayfun Güneyer’in postmodern şaklabanı mı, bazı halk hikâyelerinin tembel ve hain evladı mı daha sahici? Elbette hiçbiri. Gerçek Keloğlan, kötülüğü her defasında aklı ve temiz kalpliliğiyle yenen bir masal kahramanı. Günümüz çizgi sanatının ustalarından Hasan Aycın, çocukluğunda dinlediği masalların izini sürerek bize Keloğlan’ın gerçek kimliği hakkında bilgi veriyor. Geleneksel masallar yazıya geçirilirken bir kast-ı mahsusa güdüldüğüne inanan Aycın şöyle diyor: “Keloğlan, Müslüman muhayyilesinin ürettiği bir kahramandır ve Müslüman muhayyilesi böyle bir tip üretmez.”
Çocuk ve genç izleyici hedeflenerek yarıyıl tatilinde vizyona konan “Keloğlan Kara Prense Karşı” filminden, kimse memnun kalmadı. 50 yaşına gelmiş ve Keloğlan’dan çok bir TV şovmenini oynayan tuhaf bir tiple karşılaşan seyirci, filme itibar etmeyince, yapımcı da beklediği hasılatın üçte biri ile yetinmek zorunda kaldı. Filmin sinema değerini tartışmak eleştirmenlerin işi. Ama gerek bu film, gerekse Keloğlan masalı olarak sunulan yazılı ve görsel ürünler için temel bir sorun var: Keloğlan şaşkın ve gülünesi bir mizah tipi mi, yoksa içinde mizahı da olan, geleneksel sözlü edebiyat formu olan masalın bir kahramanı mı? Cevapta çoğunlukla ilk şık işaretlendiği için, Keloğlan çocuklukta gülünüp geçilmiş, tuhaf bir tipe dönüşüyor. Böyle olunca, bu masalların söze, dile ve toplumsal tasavvura tuttuğu ışık da yitip gidiyor. Türk çizgi sanatında kendine özgü dili ve bakışı ile bilinen usta çizer Hasan Aycın, okurunun karşısına sözlü dil ile çıktığında Keloğlan masalları anlatmaya başladı. Ancak anlattığı masallar bildik Keloğlan masalları değil, yazarı tarafından kurgulanmış telif masallardı. Aycın’ın, geleneksel anlatı formunun yeniden nasıl üretilebileceğini, geleneksel sembolik dilin yeniden nasıl başarıyla kullanılabileceğini gösterdiği bu masallar iki kitapta toplandı: ‘Esrarnâme’ ile ‘Al Pembecik Gül Pembecik’. Dili, anlatımı ve bildirisi ile ‘Keloğlan masallarının özgün bir biçimde yeniden üretimi’ olarak değerlendirilen bu eserler, halen yetişkin ve çocuk okurlarını masal denizinde serüvenlere çıkarıyor. Bu serüvenlerin kaptanı Hasan Aycın’a, Keloğlan’ı sorduk. Zeki mi salak mı, dürüst mü hilekâr mı, yiğit mi korkak mı, ne idüğü belli olmayan bir tipe çevrilen Keloğlan’ı… Bir çizer olarak sözlü dili kullandığınızda Keloğlan masalları anlatmaya başladınız. Neden? Çizerken de benim çizdiğim tipe, ‘Keloğlan’ yakıştırması yapılırdı. Çizgideki tip, o değildi, ama yalın ve aksesuarsız bir tipti. Keloğlan’ın kellikle bir alakası yok; saçsızlığı yalınlığı, yoksulluğu ile ilgili. İnancımızda insan yoksul, zengin olan ise Allah’tır. Onun kel oluşu, yoksulluğundan kinâyedir. Sorulduğunda, ‘Keloğlan benim, sizsiniz, inanan insanlardır.’ diyorum. Zaten Müslüman muhayyilesinin ürünü bir tiptir; şu zamanda, şu zeminde yaşamış biri değil. Keloğlan bizim tipimizdir; yani biziz. ‘Sözlü dili kullanınca Keloğlan’ı, çizgideki gibi yine bizi anlatmam mukadderdi’ mi diyorsunuz? Evet, kendimizi, kendi meramımızı anlatıyorum. İnsanlar imani ve İslami kimliklerine ters düşecek nesiller yetiştirmek istemeyecekleri için ürettikleri masalları ve masallardaki tipleri de öyle olacaktır. Ben Keloğlan masallarını kitaplardan okumadım, yaşlılardan dinledim ve onlar böyle anlatıyorlardı. Bu masallar, bugün yeniden üretilebilir, yeniden anlamlandırılabilir bir imkân taşıyor mu? Evet çünkü Keloğlan masallarımdan ilki, ‘Billur Sürahi’ insanoğlu’nun dünya hayatını, dünya hayatının dibi ve doruğu arasında sınavdan geçişini anlatıyor. Garip bir anası var ve yoksul biri Keloğlan. Hayatını kazandığı, dağa gidip odun, değirmene gidip un getirdiği eşeği var bir de. Hepsi aynı klişe ile başlıyor; ama her birinde anlatılan farklı farklı şeylerdir. İkinci masal, ahir zaman karanlıklarında bizim entelektüel maceramızın, üçüncü masal ‘Ayna’ ise insanın kendisi ile yüzleşmesinin masalıdır. ‘Alpembecik Gülpembecik’de, insanın sapma ile yüzleşmesi işlenir. Bunların hepsi, aynı tipin başından geçiyor. ‘Peki böyle Keloğlan masalı olur mu?’ derseniz, herkesin Keloğlan’ı kendisine, derim. Geleneksel Keloğlan masallarında zengin bir sembolik anlatım var. Tıpkı Mesnevi’deki kahramanları hayvanlar olan kıssalardaki gibi. Sizin masallarınızda da sembolik bir dil var… Mevlana, Molla Cami, Attar ve diğerleri niye kıssa anlatmışlar? Koca koca adamların derdi neydi de kahramanları hayvanlar olan hikayeleri anlattılar? Onları anladığımız dile tercüme etmediğimiz için geçmişte kalmış ya da havada duruyor gibi gelebilirler bize. Yapmamız gereken o kaynakları anladığımız dile tercüme etmek, zahmet edip o semboller dilini öğrenmek. Mesela anlattığım masalların ilkinde Keloğlan bir sınavdan geçer. Sınav, karanlık dağın ardındaki karanlık uçuruma inmek, oradaki devi 40 gün boyunca ağlatıp gözyaşını her gün billur sürahi içinde, her biri üçer ay yol gidilerek aşılan kış, güz, yaz ve bahar bahçelerinden geçip saraya götürmektir. Dev, bir günah devidir. Tövbe gözyaşlarıyla arınıp durulacaktır. Masaldaki kırk gün, kırk yıla tekabül eder ve bu erbain çıkarmaktır; bunu bilen bilir ve öyle okur. Bizim geleneksel yazım ve anlatım formlarımızda, semboller, simgeler iç içedir hep. ‘Anlattığım Keloğlan ile kitaplardaki Keloğlan benziyor mu’ diye sordunuz mu kendinize? Cevabı bulmak için diğer masallara baktınız mı? Baktım, ama o soruyu sormadım. Daha doğrusu şöyle bir hisse kapıldım: Sanki Keloğlan masalları, bu bizim okuyup yazdığımız yazıya geçirilirken araya bir kast-ı mahsusa girmiş gibi geldi bana. Yani benim dinlediğim Keloğlan masallarını anlatanlar kayda geçseydi, hiç de yabancısı olmadığım bir tip olacaktı. Annesini kaynar kazanda kaynatmayan, su başlarında çamaşır yıkayan kızlara ağzının suyu akmayan, kaygısız olmayan, hinlikler ve cinlikler peşinde koşmayan bir Keloğlan olacaktı. Kayda geçmeyen eskiden anlatılan Keloğlan masallarının, bu masallar olmadığını düşünüyorum. Peki sizin dinlediğiniz Keloğlan nasıl biriydi? Rahmetli bir Ayşe ablamız vardı. Ahireti, melekleri, peygamberleri anlatırdı. Öyle anlatırdı ki Hz. İsmail, çocukluk arkadaşımız gibiydi. Bir de Ürkiye ninemiz vardı. O da Nasrettin Hoca fıkraları, Keloğlan masalları anlatırdı. Nasreddin Hoca ak pamuk bir dede, Keloğlan arkadaşımız gibiydi; köyün içinde dolaşırlardı. Anlatımdaki bütünlük içinde Keloğlan ile Hz. Hüseyin’i, Hz. İsmail’i birbirinden ayıramıyorsunuz; aynı dünyanın içindeydiler. Masallar detaylarıyla hafızamda değil. Ama Keloğlan’a, o masallara ilişkin hafızamda genel bir resim kalmış. Yabancısı olduğunuz Keloğlan tipi nasıl türemiş? Aklıma eski bir karikatür geldi. Yanılmıyorsam Selma Emiroğlu’nundu. Bir anlık bir sükutta herkesin farklı şeyleri düşündüğü anlatılıyordu. Bugün ya da dün, bu masallar kayda geçerken herkes farklı kaygı, düşünce ve beklentiler içindeydi zahir. Ben bu Keloğlan tipini kayda geçenlerle aynı kaygı ve beklentileri paylaşmıyorum. Bu neden böyle olmuş, bilmiyorum; bu folklor araştırmacılarının, akademisyenlerin işi. Benim söylediğim şu: Keloğlan, Müslüman muhayyilesinin ürettiği bir kahramandır ve Müslüman muhayyilesi böyle bir tip üretmez. Bugün bu masallar çocuklukta dinlenmiş ya da okunup geçilmiş metinleri ifade ediyor daha çok. Keloğlana neden burun kıvırıyoruz? Müslüman muhayyilesini bugünle yarınla sınırlandırmamalı. Bugün eli kalem tutanlar bazı kaygıları, beklentileri bir kenara bıraksa böyle telif Keloğlan masalları yazar. İnsanlar yazdıklarım için ‘ötekilerden farklı oldu’ diyor. Bence de farklı oldu. Birkaç kişi daha yazsa, epey bir şey olacak. O zaman yazılanların ortak yönlerinden, benzerliklerinden söz edeceğiz. Aslına bakarsanız ben Keloğlan masalı filan yazmadım. Keloğlan’ın tipi, şuyu buyu, araştırmacıların konusu. Ben bunlarla bir şeyi anlatmaya çalışıyorum. Esrarname’deki Keloğlan serüveni, insanoğlunun güneşin altında hayatın anlamını arayışının ve buluşunun, hikâyesidir. Masal bir form, bir dildir, anlatıcı onunla meramını dışlaştırır. Konuşurken artık hikaye, kıssa anlatmıyoruz. Masala uzaklığımızın sebebi biraz da bu mu? Eskiler eşyanın ve hayatın hakikatine ilişkin hikmetleri insanların anlaması gerektiğine, hisselerini almaları için o kıssaları, o hikaye ve masalları anlamaları lazım geldiğine inanmışlar. Öğrencilik yıllarımda İmam-ı Gazali’den okumuştum, ‘Anlattığım kıssaların gerçek olup olmadığına bakma, sen alacağın hisseye bak’ diyordu. Bir konuyu nakletmekle onu anlatmak ayrıdır. Ondan hangi sonucun çıkarmasını istiyorsanız, o sonucu devşirmek için anlatırsınız. Böyle olunca işin içerisine kurgu ve dil girer, kelimeleri ince eleyip sık dokuma girer, niyetiniz girer. Bu masallar çocuk için, hazırlandığı dünyaya ilişkin bir arka plan mı oluşturuyor? Bende oluştu. Anlatanlar anlatmasaydı, kendimi buluncaya kadar ben neye tutunacaktım, bilmiyorum. İlkokul son sınıfta okuyan bir çocuk ‘Billur Sürahi’yi okumuş, bir mektup yazmış. ‘Keloğlan benim. Ben de onun eşeğini kaybetmesi gibi her şeyimi kaybederim. Sonra aramaktan vazgeçerim. Keloğlan’a baktım vazgeçmiyor. Ben de artık vazgeçmeyeceğim.’ diyordu. Evet, okuduklarından sonuçlar çıkarmaları için çocuklara yardımcı olmak lazım. Keloğlan masallarının edebiyat, pedagoji, çocuk edebiyatı, eğitim vb açılardan bir imkana dönüşmesi için ne yapmak gerekiyor? Ben geniş çerçeveli Keloğlan masalları ile ilgili bir şey söylemiyorum. Ama yazıyor ve yazacak isek, dünyanın devamı varsa ve bizden sonra nesillerimiz olacaksa, vazgeçmemeliyiz ve ödün vermemeliyiz. Vazgeçmediğimiz, ödün vermediğimiz, yapmamız gerekeni yaptığımız zaman, bizden sonrası olacaktır. Doğru ile eğrinin, hakikat ile hakikat dışının birbirine karıştığı bir ahir zaman çöplüğündeymişiz gibi geliyor bana. Buradaki incileri bulmak için çöplüğü aktarmak durumundayız adeta. Keloğlan’ı da kültürümüzün bir zenginliği olarak görüp geleceğe nasıl bir Keloğlan, daha doğrusu nasıl bir biz bırakmak istiyorsak çalışmalarını yapmamız gerekir. Kim yapar, ben mi, sen mi, o mu? Ama yapmamız, başkası gibi değil, kendimiz gibi yapmamız gerekiyor. BURHAN EREN / ZAMAN / 29.01.2006 |
Keloğlan Oyunu
Temmuz 3, 2007
|
Keloğlan Kırıkhan’da |
||
|
İstanbul Beyoğlu Tiyatrosu, Keloğlan adlı tiyatro oyununu Hatay’ın Kırıkhan ilçesinde sahneledi. |
|
| İstanbul Beyoğlu Tiyatrosu, Keloğlan adlı tiyatro oyununu Hatay’ın Kırıkhan ilçesinde sahneledi.
Enver Korucan’ın yazdığı, Ali Korucan’ın yönettiği tiyatroya İlköğretim öğrencilerinin ilgisi büyüktü. (Cihan Haber Ajansı) 18.05.2007 17:40 [821386] |
||
Keoğlan masalı izle!
Temmuz 3, 2007
Keloğlan Keleşoğlan
Temmuz 3, 2007
(Çocuk Oyunu) ( 7 Yaş ve üstü için )
Yazan – Yöneten – Kukla Ve Mask Tasarımı : Ulviye Bursa
Dekor Tasarımı : Zeki Sarayoğlu
Giysi Tasarımı : Malike Başkan
Işık Tasarımı : Zeynel Işık
Müzik : Kemal Günüç
Dans Düzeni : Yener Turan
Kukla ve Mask Uygulama : Ulviye Bursa, İlhan Ateş
Yönetmen Yardımcıları: Gerçek Özkök Akdemir , Bahadır Tunç
Dramaturg : Osman Özkan
Sahne Amiri : Vedat Öztornacı
Kondüvit : Attila Özdemir
Işık Kumanda : Memduh Yazar
Rol Dağılımı
Edip Tümerkan, Gerçek Özkök Akdemir, Hilal Tümerkan, Bahadır Tunç, Ezgi Koç,
Zeynep Dizer, Yusuf Çankaya, Sebilay Yoldaş, Ümit Bayraktar, Volkan Eliaçık, Banu Gülşen, Aysun Töngür, Sezen Gümüştekin, Tankut Eşber, Umut Kılınç,
Serdar Uğurlu, M. Soner Özmen, Berk Yaparel,
Sofranın Sultanının Sesi : Ergün Uçucu
Devin Sesi : Sinan Pekinton
Özet
Sıradan bir hayatın içinden çıkıp birden sıra dışı olaylar yaşamaya başlayan Keloğlan’ın hayata ve olaylara bakışı değişir, kendi içindeki dinamikleri fark eder. Artık o eski tembel Keloğlan gitmiş yerine kendine güvenen, aklını kullanan ve insanları olumlu yönde etkileyen bambaşka bir Keloğlan gelmiştir.
Sanat Kurumu 2006 Ödülleri Jüri Özel Ödülü,
KELOĞLAN VE KUYUDAKİ DEV
Temmuz 3, 2007
Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellalken, pireler berberken, ben annemin beşigini tıngır mıngır sallarken; ülkenin birinde bir kasaba varmış. Bu kasabanın kenar mahallelerindeki bir kulübede, çok fakir bir keloğlan ile ihtiyar annesi yaşamakta imiş. Keloğlan çok akıllı ve becerikli olmasına rağmen çalışmaktan hoşlanmaz, tembel tembel evde oturmayı, ne buldu ise yiyip, içmeyi ve uyumayı severmiş. Tembel mi tembel, saçsız kafası ile de çok çirkin olduğu için herkes ona keloğlan dermiş. Keloğlan‘ın ihtiyar annesi ise el çamaşırı yıkar, hem kendini, hem de tembel keloğlanı beslemeğe çalışır, zorluklar içinde geçinirlermiş.
Her nasılsa Keloğlan‘ın canı çarşıya çıkıp dolaşmak istemiş. Bir de bakmış ki, uzakta bir kalabalık var. Kalabalığın ortasında bir adam bağıra bağıra bir şeyler söylüyor. Kalabalıktaki insanlarda onu dinlermiş. Bizim Keloğlan‘da kalabalığa sokularak bu adamın dediklerini dinlemiş. Adam meğer şehrin tellallarından biriymiş. Keloğlan‘ın dinlemekte olduğu tellal şöyle demekteydi.
-Ağır bir iş için bir adama ihtiyaç vardir. Bu işi görecek adama yüz altın verilecektir. Talip olacak kimse varsa ortaya çıksın….
Keloğlan etrafta toplanan kalabalıktan ses seda çıkmadığını görünce ve bu işin sonunda yüz de altın verilecegini öğrenince tellal’a:
-Bu işi ben yaparım, yalnız bu yapılacak işi hemen bana söyle, demiş.
Tellal Keloğlanı şöyle bir süzdükten sonra, gözü tutmamış olacak ki:
-Oğlum, sen bu işi yapamazsın, iş çok zordur. Bunu ancak akıllı, becerikli ve cesur adamlar başarabilir. Ben bunları sende göremiyorum, deyince Keloğlan:
-Ummadığın taş baş yarar. Ben bu işi başarırım, diye cevap vermiş. Etrafta toplanan kalabalıktan alaylı gülüşmeler yükselmiş. Bu sırada tellal onun biraz da fakir haline acıyarak:
-Pekala oğlum…Madem ki kendine güveniyorsun sana şimdi yapacağın işi tarif edeyim…Uzak bir ülkeden mal getirmeye gidilecek… Yolculuk at sırtında olacak, ama sen bu yolculuğa katlanabilecek misin?.. diye sorunca.
Keloğlan:
-Ben yaparım dediğim her şeyi yaparım. Elbette katlanırım, karşılıgını vermiş. Tellal:
-Madem ki bu kadar güvenin var, bende sana bu işi veriyorum…Paranı şimdi mi, yoksa dönüşte mi istersin? Keloğlan da:
-Şimdi verinde birazı yanımda bulunsun, geri kalanını anneme harçlık bırakırım, der.
Bu şartlarla anlaşmaya varan Keloğlan sevinçle annesine koşarak durumu anlatır ve yanındaki parayı annesine bırakarak veda edip yapacagı işe gider.
Toplantı yerine gelen Keloğlan, yolculuğun hazır olduğunu ve kafilenin kendisini beklemekte olduğunu görür. Kafile başkanı Keloğlan‘a hazır olup olmadığını sorar. hazır olduğunu öğrenince küçük kafile hemen atlara binerek yola koyulur… İki gün durup dinlenmeden yol alırlar. Üçünçü gün Keloğlan‘ın at sırtındaki yolculuktan vücudunun her tarafı ağrımaya başlar. Ama verdiği sözü ve aldığı parayı düşünerek sabırla yola devam eder. Artık akşam yaklaşmıştır. Kafile başkanı mola için kervanı durdurur. Keloğlan biraz dinleneceği için sevinmiştir. Ama bu sevinci çok sürmez. Atlar bağlandıktan sonra kafile başkanı kendini çağırır. Keloğlan‘a der ki:
-Keloğlan, şurada bir kuyu görüyorsun…
-Evet, der bizim Keloğlan.
-İşte şimdi, o kuyuya ineceksin… Korkmazsın değil mi?…
Keloğlan kuyunun yanına gider bir sağına, bir soluna ve eğilip içine bakar, kafile başkanına dönerek:
-Ne var bunda korkacak, elbette inerim. der. keloğlan korksa bile korktuğunu belli etmemege çalışarak kuyuya inme hazırlıgına başlar. Etrafını saran yol arkadaşları Keloğlan‘ın beline kalın bir ip bağlarlar, kuyuya sarkıtırlar.
Keloğlan kuyunun yarısına gelince sağ tarafında karanlıkta aniden bir kapı açılır. Adamın biri Keloğlan‘ı kuçakladığı gibi bu kapıdan içeri çeker… Neye uğradığını anlayamayan Keloğlan kendine gelince, bir de ne görsün!.. Geniş bir bahçe ve bu bahçenin ortasında büyük bir saray durmuyor mu?.. Sarayın bahçesinde güllerin arasında Dünya güzeli bir kız oturmuş, arkasında bir dudağı yerde, bir dudağı gökte iri ve koyu siyah renkte bir zenci ayakta durmakta. çiçeklerin arasında bir tavus kuşu dolaşmaktadır. Şaşkınlıkla bunları seyre dalan Keloğlan birden arkasında gürleyen bir sesle aklı başından gider. Dönüp bakınca, ne görsün?… Koca bir dev. Arkasında durmuyor mu!.. Dev korkunç bir sesle:
-Eyyyy, adem oğlu!… Söyle bakalım, şu gördüklerinden hangisi daha güzel?..
Keloğlan korkudan tir tir titremeğe başlar. Ne cevap verecegini şaşırır ama, biraz sonra aklı başına gelir ve biraz düşündükden sonra:
-Gönül neyi severse güzel odur sultanım, der.
Dev, aldıgı cevaptan memnun gibi görünür ve Keloğlan‘a tekrar sorar.
-Şu kız çok güzel, şu tavus kuşu çok hoş ama, şu zenci çok çirkin, çok kötü!.. Buna ne dersin?..
Keloğlan artık ilk şaşkınlık ve korkudan kurtulmuştur. Yine cevabı yapıştırır:
-Gönül neyi severse, güzel odur sultanım, diye tekrar aynı cevabı yapıştırır.
Aldığı cevaptan çok hoşlanan dev, Keloğlan‘a:
-Aferin, sen akıllı bir çocuğa benziyorsun diye Keloğlan‘a hemen yanındaki, ağaçtan kopardığı üç tane büyük nar’ı verir. Ve:
-Al bu narları. Dönüşte annenle birlikte yersin, diyerek Keloğlan‘ın yanından ayrılmış. Meğer Dev, her kuyuya inen insana bu soruları sorar fakat, bir türlü istediği akıllıca cevabı alamayınca çok kızar, hemen kellesini uçurur, sonra da etlerini yer, kafatasını sarayın duvarlarına asarmış. Böylece kuyuya inenlerin çoğu, Dev’in bu soruları karşısında kimi kız güzel, kimi tavuskuşu diye Dev’e cevap verirlermiş. Bu cevaplardan memnun kalmadığı için kuyuya inen bir daha yukarı çıkamazmış. Dev’in yanından ayrılan Keloğlan tekrar çıkış kapısına gelip yukarı nasıl çıkacağını düşünürken birden yukardan, su almak için sarkıtılmış bir kovanın kendisine doğru geldiğini görünce, Keloğlan hemen bu kovadan tutarak yukarı çıkar.
Keloğlan‘ı sapasağlam yukarı çıktığını gören arkadaşları, şaşkınlıktan ağızları bir karış açık, gözlerine inanamazlar ve birbirlerine bakışırlar. Zira kervancılar bu kuyudan su almak istedikleri zaman her seferinde Dev’e bir insanı kurban vermeleri adetmiş. Yol arkadaşları onu böyle sapasağlam, güler yüzlü görünce tabii şaşkınlıktan kendilerini alamamışlar. Kafile başkanı merakını yenemiyerek keloğlan‘a:
-Şimdiye kadar bu kuyuya salladığımız adamlardan hiçbiri geri dönmemiştir. Sen nasıl oldu da bu kuyudan sağlam çıktın evlat?…
Keloğlan güler yüzle şu cevabı verir:
-Nasıl çıktıysam çıktım.. Çıktım ya!… Siz ona bakın.
Yeniden kafile yola koyulmuş. Varacakları o uzak ülkeye varmış.Atlara malları yükleyerek memlekete dönmüşler.
Keloğlan elindeki Nar’ları sevinçle evine dönünce, annesi yine her zamanki gibi, el çamaşırı yıkamakta bulur. Annesi de oğlu geldiği için sevinmiştir. Yemekler yenir.Yemekten sonra da Keloğlan, Dev’in verdiği Nar’lardan birini çıkarıp yemek için ikiye böler. Bir de ne görsün? Dev’in verdiği Nar tanelerinin her biri meğer çok kıymetli birer mücevher değilmiymiş… Bunun değerini anlayan Keloğlan, zaman zaman bunların her birini azar azar satmış.. Ve Keloğlan öylesine zengin olmuş ki, artık ne kelliği kalmıştır, ne de çirkinliği, ne de annesinin çamaşırcılığı. Mutlu bir hayata kavuşmuşlar..
Onlar ermiş muradına, biz gidelim diğer masalları okumaya…
geovisit();
www.geocities.com/cocukdunyasi2002/masal002.html
